Nar Ağacı – Nazan Bekiroğlu


Nar Ağacı 02

Nazan Bekiroğlu ile ilk tanışmam, onun İsimle Ateş Arasında romanını okumam ile olmuştu.

Altını çize çize okuduğum onlarca sayfa ve sonra tekrar baştan başlayıp ikinci kez okuduğum o roman. Sonrasında diğer kitaplarının tamamını bulup okumuştum. Diğerleri arasında da en keyiflisi Mor Mürekkep olmuştu. Denemelerini topladığı o mükemmel kitap.

Dili farklıdır Nazan Bekiroğlu’nun. Kimi zaman edebi güzellemesi fazla, ağdalı, her okuyana sevdiremeyeceği cinsten. Şiir gibi olup da şiir olmayan.

Kimi zaman da en sadesiyle verir anlatmak istediğini. Cümleler uzamaz. Tek bir kelime tek bir cümle olur da yerleşir paragrafın içine. İki nokta arasındaki tek kelime.

*

Nar Ağacı, sevenlerinin onu tanıdığı kalıpların içerisinden ayrılarak yazmış olduğu bir roman.

Daha herkese hitap eden bir anlatım. Daha popüler bir dil.

Belli ki onu hiç tanımayan bir kitleye ulaşmak istiyor bu romanla. Elif Şafak’ın “Aşk” ile yaptığı…

Romanın anlatıcısı Bekiroğlu’nun kendisi. Çünkü bu roman onun anneannesi ile dedesinin bir araya gelmesinin öyküsü.

Öyle kolay bir buluşma olmuyor tabi ki. Anneanne Zehra, Trabzon’da yaşıyor, dede Setterhan ise Taht-ı Süleyman’da.

Balkan Savaşı dönemi ve neredeyse düşman İstanbul’a ulaşmak üzere. Seferberlik ilanı ile Zehra’nın kardeşi İsmail ve Allah’ın emri ile Perşembe günü Zehra’yı isteyecekleri Celil Hikmet Bey askere alınıyor.

“Perşembe gününün akşamı hiç olmadı, gelişi çarşambadan değilse de salıdan belliydi aslında. Böyle bir akşamın olmayacağını ben de biliyordum fakat sebebini kestiremiyordum sadece”

Gülcemal Vapuru her isini de Trabzon’dan alıp İstanbul’a doğru yola çıkıyor.

Nazan Bekiroğlu, hem bugünü hem de o tarihleri anlatarak romanını oluşturmuş. Bugünü anlatan Bekiroğlu, atalarının hikayesini yazmak için incelemelerde bulunan kendisi. Bölüm geçişlerinde karşılaştığımız bu anlatım romanın kurgusundan kısa sürelerle de olsa çıkarak anlatılan hikayenin gerçekliği hissini artırıyor.

Zehra’nın veya Setterhan’ın yaşadıklarını anlattığı bölümlere geçişi ise roman tadını kaybettirmeyecek kıvamda oluyor. Mesela; eski zamanlardan bir fotoğrafa bakarken, ansızın o zamanın içerisinde yaşayan bir görünmez oluveriyor.

“Bu fotoğrafa ne kadar baktığımı bilmiyorum fakat hayli uzun süre bakmış olmalıyım. Çünkü şekillerin sislendiğini, bulandığını, buğulandığını fark ettim önce. Sanki resim bana yaklaştı. İlk anda yorgunluğuma verdim, gözlerimi kırpıştırdım. Evet, biçimler yeniden netleşti. Ama başka türlü bir netleşmeydi bu. Birden yaprakların hafifçe oynamaya başladığını, üzerlerinde ışığın parladığını ve renklerin belirginleştiğini fark ettim. Derken bir canı olan her şey kıpırdamaya başladı… Fotoğraf kartonunun üzerinde ölü bir an gibi donmuş olan hayat, bir film karesinin “devam” tuşuna basılmış gibi, kaldığı yerden devam etmeye başladı.” 

 
Taht-ı Süleyman’da (Bugün İran’da bulunan tarihi bir mekan) yaşayan varlıklı bir halı tüccarının oğlu Setterhan. Halı ticareti için Tebriz, Bakü, Batum’a yolu düşüyor. Aşkına karşılığı önce halasının kızı Azam’da arıyor. Bir de Sofya’da. Batum’da bir kitabevi işleten, Puşkin hayranı Sofya’da… Tabi Sofya’ya duyulan aşk, Azam’da yaşadığı hüsrandan sonra kapısını çalıyor. Dünya Savaşı’nın arefesinde.

“Aşk değildi bu. Aşk olsa hesap yapacak mecali kendinde bulamazdın.”

Hayalleri bir dost darbesi ile yıkılan Setterhan bütün varlığını Acem diyarında bırakıp Rusya’ya doğru yola çıkarken, Zehra da Ruslar’ın işgali altındaki Tranzon’u terkedip, kardeşi İsmail’i bulmak için annesi ile birlikte İstanbul’a yol alıyor. Balkan Savaşı’nın Osmanlı’ya verdiği hasar bu bölümlerde İsmail’in kırık kafiyeleri ile hissediliyor.

“Ben; İstanbul’da felsefe okumaya niyet etmiş, Sultani mezunu, Balkan Gönüllüsü İsmail Efendi; bir şiir kitabı yazmaya niyet etmiştim, eşikten öteye geçemedim. Heybemde sadece kırık kafiyeler var.”

İki ayrı ırmak Zehra ve Setterhan. Ne zaman, nerede ve nasıl birleşecekler büyük bir heyecanla bekliyoruz.

“Bir tarafımız hep kırık kalacak belki ama ihtimal bir kafiye tutturabiliriz. Bütün yorgunluklarımızı yekdiğerinde dinlendirebilir, birbirimize sığınabilir, iki ayrı ırmağın delicesinde değil bir ırmağın derininde akabiliriz. Yeniden diyebiliriz.”

Amin Maaloff’un Yolların Başlangıcı’ndaki gibi bir yazarın kökenlerine vefalı yolculuğu var Nar Ağacı’nda… Kefaret filmindeki gibi savaşın hüzün veren yıkıcılığı da…

Bütün yıkımlar olması gerekenin sebebiymiş meğer.

“Sen öyle çağırmasan ben böyle gelmezdim. Ben böyle çağırmasam sen öyle gelmezdin”

Nazan Bekiroğlu
***

About these ads

One thought on “Nar Ağacı – Nazan Bekiroğlu

Yorum Yazmak İster misin?

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s