Suzan Defter

image

Suzan Defter, Ayfer Tunç

Ne gariptir ki “12 Eylül’ün gölgesinde boğulan bir aşk hikayesi”nin anlatıldığı Suzan Defter’i okurken ben, tam da 81.sayfasına gelmişken, 15 temmuz darbe girişimi oldu.

On gün oldu alamadım kitabı elime, bugün bitirmek için tekrar başladım. Sayfa 116, “Tam aşkı tatmıştık, ihtilal oldu. Sokaklarda artık ne inanca ne de aşka yer vardı”.

Mutluluk içinizden fışkırıyorsa, sebepli sebepsiz gülümsemeler ile doluysanız ve artık bu durumu kaldıramayacak seviyeye geldiyseniz Ayfer Tunç okuyun; kederi tam da bağrınızda yaşatıyor! Suzan Defter, birebir…

Ve aynı günü hem erkekten hem de kadından okuyun, yoksa yarım kalır kitap.

***

Reklamlar

Yalnızlar İçin Çok Özel Bir Hizmet

image

Yalnız bir adam Mirat Alsan.

Artık kendini yenileyemiyor olması gerekçe gösterilerek çalıştığı üniversiteden emekli olmaya zorlanıyor. Kırk dokuz yaşında.

Onu arada sırada arayan tek insan kız kardeşi. O da yalnızlığına çare olamıyor. Emekli olduktan sonraki ilk iş senelerce hiç değiştirmediği ceketini çöpe atmak ve yerine yeni bir ceket almak oluyor.

Sonra bir ilan görüyor. “Yalnız mısınız?” diye soruyor ilandaki metin. Öyle ise sunduğumuz hizmet tam size göre.

Yalnızların zihnine ölmüş insanları yerleştiriyor bu şirket. Ölmüşler bir beden buluyor, yaşayan da yalnızlığını yeniyor bu sayede.

Zihnine aldığı insanın anılarını, o andaki duygularını, hissayatını da alıyor yaşayan beden. JANUS.

Bir bakıma “Black Mirror” dizisine gönderme bir roman okuduğum. Her şey tam bugüne ait gibiyken çok öte bir kurgu senaryoya ilişiyor ve aslında öz o oluyor.

Kişilik bölünmesi olmasın aslında JANUS’un yaptığı? Yalnızlığınızı sizi başka bir insana dönüştürerek yeniyoruz.

Artık hem sizsiniz hem de başkası.

***

köyde sabah

Adatepe

Kaz Dağlarının eteklerinde bir köy, gün henüz doğmuş.

Horozlar uyandırıyor bizi yeni başlayan güne. Birbiri ardınca ötüşmeler, bir muhabbettir gidiyor siyah kazaklı ibibik ile beyaz kazaklı ibibik arasında.

Köyün ilk durak noktası çınar ağacının altında, rengarenk sandalyeler ile dizili masalar henüz boş, sabah esintisini kare desen örtülerinde hissediyorlar. Sıcaklığı etkisiz bir güneş yüzüme vuruyor. Kahvehaneyi güne hazırlayan köy delikanlısı elinde kürek ve süpürge ortalığı temizliyor.

İşte tam burada, Kaz Dağlarının bu noktasında içime çektiğim her nefes bir dolu oksijen…
Birkaç horoz, kahvehaneyi hazırlayan bir genç ve bir de ben, sabahın erken saatinde çınar ağacının altında, köy meydanındayız.

Birazdan çay kaşıkları ince bellilere vuracak, ismini minnoş ve pırtık tekir koyduğumuz kediler sırnaşa sırnaşa masalara yanaşacak, ağaçların yüksek noktalarında kuşlar ötmeye devam edecek, uzaktan belki kuzu sesleri gelecek.

Köyde sabah aslında hiç de eski bir yaşanmışlık değil.

Bugün, aynen dün olduğu gibi ve yine yarın olacağı gibi Adatepe’de tekrar tekrar yaşanacak.

***

Kırmızı Saçlı Kadın

image

Kafamda Bir Tuhaflık romanını bitirdikten sonra verdiği bir röportajda Pamuk, bir sonraki romanının kısa olacağını söylüyordu. Kırmızı Saçlı Kadın, bir yıl içinde yazılmış ve yayınlanmış o kısa roman.

Romanın bütününe aynı hissiyatla bakamadım. İlk bölüm, kuyucu çırağı Cem’in Öngören’deki (İstanbul’da böyle bir semt var mı bulamadım, aklıma Güngören’i getirdi, o kadar) bir aylık macerasını anlatıyor. Tabi Romanın özü zaten bu bir ay. Cem kitaplara meraklı, daha önce bir kitabevinde satıcılık yapmış hatta edebiyatı öyle seviyor ki ‘Aslında yazar olmak istiyordum’ cümlesi ile başlıyor roman.

Babası 12 Eylül’ün solcularından. Bir var bir yok. Yokluğunun nedenleri belli değil, belki siyasi bir mahkumiyet belki de başka bir kadın. Sebebi her ne ise annesini üzdüğü ve kızdırdığı kesin.

Roman daha önce duymadığım iki efsane üzerine kurgulanıyor. Birisi Batı’dan oğulun babayı öldürmesi (Oidipus), diğeri Doğu’dan babanın oğulu öldürmesi (Rüstem ve Sührab) efsanelerinin romanda ortaya çıkmış hali Kırmızı Saçlı Kadın. Hangisinin Cem’de ortaya çıkacağı roman boyunca sorgulanıyor. Sorgulayan hem okuyucu hem de Cem’in kendisi.

İlk bölümün dili, acemi bir günlük yazarının güncesi gibi. Belki böyle hissetmeme sebep çok fazla peş peşe eylemlerin anlatılıyor olmasıydı. Romanı kısa tutmak istemesinin bir yan etkisi de olabilir bu durum.

İkinci bölümde yazının rengi biraz değişiyor. Sonlara doğru yaşanan polisiye roman tadı da heyecanı bir hayli artırıyor. Katilin muhakkak olay yerine dönmesi, oğulun babayı öldürmesi, babanın oğulu öldürmesi, babanın bilmeden oğlu tarafından öldürülmesi…

Üçüncü bölümde anlatıcı da değişiyor. Bir başka göz bir başka tarz ile ortaya çıkıyor. Artık anlatan Kırmızı Saçlı Kadın ve ilk iki bölümde yaşananları özet bir biçimde onun ağzından dinliyoruz.

Kırmızı Saçlı Kadın, benim için Kafamda Bir Tuhaflık ile aynı zamanlarda İstanbul’un bir başka köşesinde yaşanan başka bir olay. İstanbul’un değişimini benzer bir şekilde anlatıyor Pamuk yine. Şehrin bıraktığı hatıralar onun için önemli. Onların kaybı da yine hüzün verici. Bir kuyu, sadece kalan…

***

Seyrek Yağmur

Seyrek Yağmur

Bu sefer farklı Barış Bıçakçı. Fakat yine de aynı. Olmadı, karar veremedim, ya öncekilerden farklı ya da aynı.

Rıfat, bir kaybeden. Ne diğer kaybedenlerden farklı ne de aynı. Sevgilisini kaybetmiş. Mektubu da gelmemiş. Onun yerine kendisi geçip kendisine mektup yazacak kadar kaybeden. Yılmaz Odabaşı’nın şiirden çıkmış gibi, “Sen kendinin ellerinden tut / Kendine benim için bir gül ver”.

İsmini Oktay koyacağı oğlunu kaybetmiş. Olmuş da kaybetmiş değil, olsaydı ismi Oktay olacak olan oğlunu olmadan kaybetmiş. Onunla kurduğu hayaller bile kaybeden. “Onun da kendisi gibi kadersiz ve şişman olacağını düşünüyor, başarısız ve şişman.”[s.33]

Kitapların arasında kaybolmuş bir akıllı Rıfat. Kitapçı dükkanı var. Bazen ‘deli’ misafirleri. Olmak istediği yer burası değil, belli. Hayatta başka bir anda olmak istemiş, o da belli. Ama burada olma sebebi öyle ki kendi seçimi.

Gitmek ile kalmak arasında karar veremeyen bir kaybeden Rıfat. O nedenle kendini dereye benzetmesi. “Dere: Hep gidiyor ama hep orada. Tam Rıfat’a göre, yani hep gitmek ama hep aynı yerde kalmak.” [s.49]

Anılar kopuk. Bir araya gelmişler ve roman olmuşlar. Ama Barış Bıçakçı bunu ilk defa böyle yapmıyor. Dili farklı. Şimdiki zamanda anlatmaya çalışmış bolca anıyı. İşte bu bazen yoruyor.

Bir de politik kurguya girmeseydi ya keşke. Belki kendisini sorumlu hissetti, belki bir mesaj verme gerekliliği duydu, belki içine büyüdü, belki bardak doldu ama bir Barış Bıçakçı hayranı olan ben onun Gezi’nin neresinde durduğunu romanına yansıtarak vermesini beğenmedim. Ahmet Ümit vermişti ki zaten onu…

***

Yedi Not: Alaçatı Sokakları

Alaçatı - Köşe

  1. Hacı Memiş sokakta gece gezintisi.Ne kadar geçmişi var bilmiyorum ama daha önce bu sokağa hiç uğramamışız.  Sanırım Alaçatı’nın en sosyetik sokağı burası. Yıkıntı bir köy evinin bahçesine kurulmuş restoran ise sokağın zirvesi. Gecesinde bu denli baskın sokağı gündüzünde tanımak mümkün değil. Gün doğdu mu sokak uykuda…
  2. Mekan isimleri çoğunlukla Türkçe seçilmiş.Neden böyle tercih edilmiş? Mekan isimleri çoğunlukla Türkçe. Ne güzel. Cumbalı Avlu, Tuval, Keyifte, Eflatun, Rengarenk vs…
  3. Veli Usta’da dondurma.Benim tercihim burası. Klasik damla sakızlı dondurmasına ilave bal badem. Serinlik ve lezzet bu.
  4. Çay Ocağı.Arabayı park ettiniz, değirmenler tarafından Alaçatı’ya giriyorsunuz. Ama yürüyüşe başlamadan evvel ‘çay ocağı’nın tahta sandalyelerine oturup demli bir çay içmekte fayda var. Sonra nasıl olsa sokaklar sizin.
  5. Damla sakızlı un kurabiyesi ve lor peynirli portakallı kurabiye.İnsan kalabalığının arasında seyrederken, Kumrucu Kale köşesinde bir mola vermek de mümkün. Fil stüdyosu tadında bir köşeyi izlerken, damla sakızlı un kurabiyesi ve lor peynirli portaklallı kurabiyeleri tatmak ne güzel. Yanında yaz sıcağının ferahlatıcısı ev yapımı limonata.
  6. Müzikler birbirine karışmıyor.Meyhaneler, restoranlar, ıvırlar, zıvırlar… her biri kendisinin şarkısını veriyor müdavimlerine. dış duvarlarına tutturulmuş bir hoparlörden sınırlı bir şiddetle o mekanın müziği. Bir diğeri onun müziğinden habersiz.
  7. Sokak sonunda bir köy evi ve sokağı izleyen çift.Alaçatı’nın her biri muhtemel ki en profesyonel mimari tasarımcıların elinden çıkmış mekanları ile dolu sokak tam da burada bitiyor. Solda bir köy bakkalı. Ve sokağın bittiği noktada döküntüsü ellenmemiş  tek katlı bir köy evi. Bahçesinde ince demir ayaklı bir masa. Masada oturan atletli bir adam. Yanında karısı. Bahçesine gerilmiş ipte asılı çamaşırlar. Adamın terliğinden çıkmış ayağı sandalyede, diğeri yerde… Elinde çay bardağı, sigarası küllükte, “sen bende son bulacaksın Alaçatı” dercesine uzun sokağa derin derin bakıyor.

***

Dünya Ağrısı – Ayfer Tunç

dünyaağrısı

Bir süredir rüyasında hep Cumhur’u görüyor. Dinozor kılığına girmiş, korkutucu, akıl almaz ölçüde çirkin. Yani otuz küsur yıl önce nasıldıysa öyle.

Uzun yıllardır böyle etkileyici bir roman okuduğumu hatırlamıyorum. Mürşid’in dünya ağrısı tam anlamıyla okuyucu olarak benim ağrım oluyor. Geliyor tam da içime yerleşiyor. Onunla birlikte kaçmak isteyip de kaçamadığı taşra otelinin lobisine hapsoluyorum. Sonra Madenci geliyor yanıma ve geçmişine gizlediği ve ne olduğunu bir türlü bilemediğim ama bir şekilde Mürşid ile birlikte yaşadıklarımızın benzeri olduğunu düşündüğüm acılarının esiri oluyorum.

Öyle karakterler yaratılmış, atmosfer öyle güzel oluşturulmuş, olaylar öyle güzel kurgulanmış…

Verdiği röportajda Ayfer Tunç, dünya ağrısının aslında weltschmerz olduğunu söylüyor. Kitabında da bir noktada buna değiniyor. Şahsen ben, weltschmerz’i daha önce hiç duymamıştım. Felsefeye biraz daha ilgi göstermem gerek sanırım. Yine de bizdeki karşılığı diyor, daha çok melâl. Bir anlamda sebepsiz keder.

İlk otuz sayfa bittiğinde tam anlamıyla romanın içerisindeydim. Ve o otuz sayfayı tekrar okumak istedim. Böylesi daha önce olmamıştı.

Ama dikkat; Dünya Ağrısı bitti içimde bir ağrı bitti.

***

Paris’te An’lar…

Belki bir devri değiştiren Fransız İhtilali‘nin  mekanı Paris, belki de en romantik filmlerin en romantik sahnelerine ev sahibi olmuş bir şehir.

Sanırsın ki “ekmek bulamazlarsa pasta yesinler” diyen Marie Antoinette, ihtilalin atlı arabasında saçları kazınmış bir vaziyette Concorde Meydanı‘na getirilmiş ve başını giyotinin altına uzatmış veya sanırsın ki Midnight in Paris’in çekimlerinde Woddy Allen ve fonda Eyfel Kulesi; taş sokaklar arasından başka bir atlı araba çıkıvermiş…

Montmarte tepesinde bir köşe cafe’de kahvemizi yudumlarken dar sokakların birisinden Amelie çıkıveriyor! Picasso mekanı çoktan terk etmiş, günümüz ressamlarından birisine tablomuzu yaptırıyoruz. Ben, sevdiğim ve Amelie. Sacra Coure kilisesinin çan kulesinden Amelie’nin en güzel soundtrackleri çalıyor peş peşe. Kahvenin son yudumunu Moulin Rouge‘a yani kırmızı değirmene içiyoruz.

Sonra aşağılardan bir yerden, Sen Nehri kıyısından,Victor Hugo sesleniyor. Etrafımızı çeviren siyahi Fransızlar ile birlikte metronun karanlığında yöneliyoruz Hugo’nun çağrısına. Adaya çıkıyoruz. Gotik mimarinin şaheseri Notre Dame Kilisesi’ne ulaşıyoruz. Quasimodo ürkek bir şekilde misafirlerini karşılıyor. Sonra, Esmeralda‘nın güzel ellerinden su istiyor. Onları da yanımıza alıp adayı ana karaya bağlayan sanat köprüsüne (Pont Des Art) gidiyoruz. Seyyar satıcılardan aldığımız bir kilidi onların ismi ile köprünün korkuluklarına kilitliyor ve anahtarını nehrin sularına bırakıyoruz. Belle!

Yine yollara düşüyoruz, bu sefer Prof.Langdon‘a ulaşmaya. Piramidin dibinde sözleşmişiz ya bizi bekliyor. İtalyan, Fransız ve İspanyol ressamların tablolarının arasından, Venüs‘ün kolsuz bedenine dokunarak, Hammurabi‘nin kanunlarından faydalanarak, III.Napolyon’un misafir salonunda soluklanarak ilerliyoruz Louvre‘nin koridorlarında. Nihayet Leonardo Da Vinci ile buluşuyoruz. Şaheserim diyor ve bize Mona Lisa‘nın hüzün mü mutluluk mu, ne ifade ettiğini bilemediğimiz o tablosunu gösteriyor.

 

Biz müzedeyken dışarıdan ihtilalin ayak sesleri geliyor. Her şey o kadar hızlı gelişiyor ki biz Concorde Meydanı‘na ulaştığımızda Kral XVI.Louis‘in kafası vücudunu çoktan terk etmiş oluyor. Elinde kralın kafası Danton halka sesleniyor.

Sonra devrim meydanı giyotinlerden temizleniyor, iki güzel havuz yerleştiriliyor. Uzun da bir cadde meydandan Zafer Takı’na doğru uzanıyor. Yürüyoruz bu caddeyi. Ona eşlik eden lüks dükkanlar… Oysa kaldırımlar, tek bir ses eşliğinde Edith Piaf söylüyor. Non, Je Ne Regrette Rien. Arabalar duruyor, arabalar hareket ediyor. Kaldırımlar Edith Piaf söylüyor. Champ Elyses (Şanzelize) La Vie En Rose diye bağırıyor.

Caddelerin sesini geride bırakıyor ve Sen Nehri üzerindeki en güzel köprüye, Pont Alessandre’a yöneliyoruz. Nehir aşağıda umarsızca akıyor ve köprünün ayağında Parisien’ler gün batımına kadeh kaldırıyorlar. Heykelleri aydınlatan ışıklı direkler, palmiye ağacı tadında ardı ardına diziliyorlar. Fonda Eyfel. Bu köprüde saatler geçer.

Ve de Eyfel. Hemen önümüzde şimdi. Trocadero’dan ona bakıyoruz. Güneş kayboluyor hava alacakaranlığa dönüyor. Sonra daha da kararıyor. Napolyon’un Paris’ini gecenin bu vaktinde Eyfel’in ışıkları aydınlatıyor. Onu izleyen yüzlercesi, yüzlerce flaş ile onun ışığına ışık katıyor. Sanırsın ki kulenin buraya dikildiği o anda, ihtilalin yüzüncü yılındayız…

Zaman hızla geçiyor ve gün güneşleniyor. Eyfel’in gölgesi Mars Meydanı’nın çimlerine düşüyor. Oraya uzanmış yüzlerce Parisien’e el sallıyoruz şehrin simgesinin tepesinden.

El salladıkça uzaklaşıyoruz… El salladıkça uzaklaşıyor Paris.

***

 

Sandalyeler Denize Çevrili

 IMAG0061

Anne, baba ve iki kız…

İlk kez birlikte yola çıkıyoruz, ilk kez arabamızın bagajını hafta sonu tatili için, bizim için dolduruyoruz, ilk kez koca bir hafta sonunu evimizden uzakta yalnız (dört başımıza) geçireceğiz.

Bahardayız ama hava kararsız. Bir güneş açıyor, bir yağmur geçiştiriyor. Olsun, yine de tatil tatildir. Cunda’nın taştan sokaklarında arabamızı otelimize doğru sürüyoruz. Motorlu arabayı sürmek kolay da bu yollarda bakalım bebek arabalarını nasıl ilerleteceğiz!

Yaklaşık bir saat sonra bir bebek arabası bende biri annede, Ziya Bey Konağı’ndan aşağı doğru salınırken tangır tangır, anlıyorum ki kızlar memnun, sarsıntı hoşlarına gidiyor. Sahile varıyoruz ve sarsıntı bitiyor.

Cunda nispeten sakin, Taş Kahve’nin mutlu eden masalarından birisine oturuyoruz. Deniz dingin, sandalyeler denize çevrilmiş. Maviyi, esintiyi ve yakamozu keyifle yaşayalım diye…Tepsilerde çay; şans işportacısı ‘alsana be’ diye müşteri çağırıyor. Anne mutlu, kızlar mutlu; ben neden olmayayım ki…

IMG_3170

Bir anda bastıran yağmur, bizi kısa bir süre şemsiyelerin altına hapsediyor. Sonra yeniden açık havadayız, sokaklarında dolaşıyoruz Cunda’nın; güneş tekrar gösteriyor kendini, balıkçı ağlarını hazırlıyor; Nil uyuyor, Ela uyuyor, esinti bazen var bazen yok, sonra kızlar uyanıyor, şapkalarını çıkarmak istiyorlar, anne izin vermiyor; sağa sola tanımadık simalara gülüyorlar, mutlular, tatilin ne olduğunu bilmiyorlar henüz ama tatile gelmiş olmaktan mutlular.

Rengarenk şemsiyeleri ile köşesini Karadeniz Pastanesi’ne teslim etmiş sokak Cunda’ya gökkuşağı sunuyor. Sokakta bir renk cümbüşü, kırmızı vosvos görüntüyü bütünlüyor.

Cunda’ya bahar tam bu köşeden doğuyor. Nil ve Ela, bahara ilk kez gülümsüyorlar.

 IMG_3390

***

Sarı ve Lacivert Bekleyiş ’14

fener logo

Sarı ve Lacivert renkler en anlamlı şampiyonluğa ilerliyorlar.

Şike yaftası ile linç edilmeye çalışılmış bir kulüp, o girişimden sonraki iki sezonda ligi ikinci bitirmiş, her iki sezonun Türkiye Kupası’nı almış, Avrupa Ligi’nde -tarihi başarısı- yarı finali görmüş ve nihayet üçüncü sezonda açık ara şampiyonluğa uzanmış.

Daha ne olsun!

Bu akşam sürpriz olmaz sanırım. Hadi bu akşam oldu diyelim, kalan üçünde de sürpriz olacak değil ya.

Sezona yazılan isimler

Başta Ersun Yanal, en çok da beni yanılttığı için,

Sonra  Sow, Webo, Emenike

Kuyt, Mehmet Topal, Alper, Meireles

Ve tabi ki Caner. Sezonun en iyisi olarak.

***