Sakızlı Dondurma ve Cunda


Cunda, daha az bilinen ismiyle Alibey, Ayvalık’a kısa bir köprü ile bağlı şirince bir ada. Her sahil kenarı kasabasında olduğu gibi burada da kıyılar, kafeler ve restoranlar ile dolu. Balık, diğer sahil kasabalarına göre sanki daha bir ön planda. Bir mekan, çay içilecek bir yer de olsa aslında balıkçı.

Baharın ilk sıcak gününde dondurma satanları görmek, onların müşteri kazanmak için attıkları naraları dinlemek  bile içimize bir serinlik katıyor. Sakızlı dondurma, Cunda’nın olmazsa olmazı. Kızarmış dondurma ise akşam inen serinlikte tercih edilmeli belki de.

    

Hafif rüzgar, denizden yosun kokusunu bize taşıyor ve tatilde olduğumuzun farkına bu koku ile varıyoruz. Sandalında bir balıkçı, ağlarını bir müddet sonra çıkacağı “ekmek” avına hazırlıyor. Sakızlı dondurma ise halen içimizi ferahlatıyor.

Baharın ilk güneşi tepemizde belirirken, eşimin ve diğer oncasının boynunda asılı profesyonel fotoğraf makinaları unutulmaz bir anı yakalamaya çalışıyor.

Sahil kenarında verilen dinlenme sonrası Cunda’nın içerisine doğru ilerliyoruz. Pazar yeri bizi karşılıyor. Ne dondurma, ne de balık… bu ikisi zaten her adaya ulaşananın deneyeceği “adanın meşhurları”. Ama çilek, belki de tesadüfen bizi buldu. Daha önce böyle lezzetlisini yediğimizi hatırlamıyoruz.  Öyle ki meyve tadına mesafeli yaklaşan biz, tadına doyamadığımız bir lezzet ile pazar yerinden uzaklaşıyoruz.

    

Taş sokaklar, eğime dönüşen yolu ile bizi tepeye doğru götürürken bu taş sokakların diğerlerine göre daha eski olduğunu düşünüyorum. Diğerlerinin; Alaçatı’nın, Cumalıkızık’ın taşları sanki daha bir sıkı birbirlerine tutunmuş gibi idiler.

Pazardan dönen bir kadına, bir adam “yardım edeyim mi abla?” diye sanki selam veriyor. Kadın ise teşekkür edip kibarca yardımı reddediyor, selamını almış olarak. İsimleri ile hitap etmeyen bu iki kişinin birbirine yabancı olduğu hissine kapılıyorum. Bizdeki eski, burada halen yeni.

     

Ehl-i keyf kediler ile karşılaşıyoruz. Öyle ki, bir tanesinin kafasında sadece şapkası eksik. Sırt üstü uzanmış, sanırsınız siestada bir Meksikalı. Objektiflerden rahatsız olmadan güneşlenmesine devam ediyor.

Çok da uzun sürmeyen bir yürüyüş sonrası tepede değirmen görünümlü “Nostalji Kafe”ye ulaşıyoruz. Eski bir kilise (Agios Yannis) Rahmi Koç tarafından revize edilmiş. Bir odası Muhtar Kent’in babası Necdet Kent’e ait 1200 kitaplık bir kütüphaneyi barındırıyor. Duvarlarında kilise zamanından kalmış İsa/Meryem figürlerine, Arapça harfler ile yazılmış “bizden lafızlar” eşlik ediyor.

Bahçeden manzaranın keyfine kendimizi bırakıyoruz.

Deniz üç yönde bize bakıyor.

 

Yorum Yazmak İster misin?

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s