Yolların Başlangıcı – Amin Maalouf


Uzun zamandır kütüphanemde duran kitaba nihayet şans verdim. Bir tarihte yine elime almış ve 30-40 sayfa kadar okuduktan sonra keyif alamamış ve bırakmıştım. Yolların Başlangıcı bu defa şansını güzel kullandı.

Amin Maalouf’un geçmişine yaptığı bir yolculuğun kitabı. Babaannesinden kalan dedesine ait mektuplar ile yola koyuluyor ve kendisini Küba’da buluyor.

Belki her yazarın yapması gerekeni Maalouf yapıyor; her şeyi yazabilen yazarların kendi köklerini de yazması gerektiğini farkediyor. Gerçi “kökler” Maalouf’un haz ettiği bir ifade değil. “başka biri olsaydı, ‘kökler’den söz ederdi… Benim sık kullandığım bir sözcük değil bu. ‘Kök’ sözcüğünü sevmem, imgesinden daha da az hoşlanırım.” diye başlıyor Yolların Başlangıcı. Başka bir yazan olduğum için kök dedim. Oysa o ,“ağaçların tersine, yollar rastgele atılmış tohumlarla topraktan fışkırmaz. Bizim gibi onların da bir başlangıcı vardır” diyor ve Yolların Başlangıcı ismi ile anlatıyor dedesi ile başlayan hikayesini.

Farklı tarihlerde yazılmış onca mektubu derlemek ve kronolojik olarak dizip bir romana dönüştürmek ile öncelikle beğenimi ve sonrasında ilgimi kazanıyor. Böylece başlangıçta sıkılmış olsam da çok kısa bir zamanda ben de dedesinin hikayesini merak etmeye başlıyorum.

Bir zamanların Osmanlı ülkesinde başlıyor hikaye. Lübnan’da. Kendisini her zaman Osmanlı olarak tanıtmış eğitimci Butros ile çok genç yaşında ülkeyi terk etmiş ve Küba’nın önde gelen tüccaralarından birisi olmuş Cebrail kardeşlerin yazışmaları romanın temelini oluşturuyor.

Dönemin tarihi olaylarına da derinlikle giriliyor. Abdülhamit dönemi ve meşrutiyetin ilanı, Jön Türkler, Birinci Dünya Savaşı, Atatürk ve savaş sonrası toprakların hakimi olan Fransızlar.

Dönemin bu önemli olayları ve kişilerine, mektupların irdelenmesi ile dedesinin ve de yazarın gözünden verilen tarihi anlamları okuyoruz. Dedesi Butros’un Atatürk‘e olan hayranlığı çok enteresan ve hoş bir örnekle anlatılıyor.

Kitap boyunca okuduğum onca mektupta aldığım izlenim, her bir mektubun özenle yazılmış olmasıydı. Her bir mektup bir edebi eser gibi ustaca kaleme alınıyor ve kendi kuralları çerçevesinde mümkün olduğu kadar detaya girilerek yazılıyordu. Telefonun olmadığı yıllarda uzak insanları birbirine bağlayan tek iletişim aracıydı mektuplar. Ve öylesine güçlüydü.

“Çevremizdeki yaşlı insanların varlığı bizim için bir hazine, oysa biz bu hazineyi yaltaklanmalarla ve saçma sapan sözlerle ziyan ediyor, sonra da hiç doyurulmayacak bir açlıkla baş başa kalıyoruz; kendi arkamızda da kısa bir an için beliren, sonra toz toprak arasında kaybolan yollar bırakıyoruz”.

İyi okumalar.

***

Yorum Yazmak İster misin?

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s