İlk On Yıl: Seksenler


misket

Televizyon renksizdi. Rengi olmayan televizyonun tek kanalı vardı, TRT1. Ve izlediğimiz programın orjinalinin renkli olup olmadığını TRT1 logosunu çevreleyen elips belli ederdi. Var veya yok… Renkli veya renksiz…

Sonra televizyonumuz renklendi. Logoya bakmaz olduk.

Ekran çok zaman karlı olurdu. Veya daha da artınca kar, karıncalı olurdu. Karlı ve karıncalı, televizyondaki görüntünün kalitesinin tarifiydi.

Arkasındaki kocaman tüpün görünmeyen bir köşesine TRT bandrolü yapıştırmak zorundaydık. Yapıştırmaz isek evi kontrole gelecek görevliler tarafından cezalandırılabilirdik!

Televizyonun arkasından çıkan kablo tüm odayı dolaşır ve pencereden dışarı çıkar, çatıya kadar uzanır ve çok kollu antenin bir ucuna bağlanırdı. Antenin ucu gökyüzünü değil şehrin vericilerinin olduğu bölgeye dönük olmalıydı. Babalar çıkardı çatıya, bir sağa bir sola… Pencereden bağırılırdı, karlı, karlı, net… netti… tamam… gel, gel…

Pazarları Cenk Koray olurdu. Öğle vakti, elindeki kartonlardan okuduğu sunuş ile yönetirdi programını. Ve tabi ki Kutu Kutu’yu. İlk heyecanlar, ilk ödüller. Kutundan vazgeç al hediyeyi git.

Ve olmadık anlarda program canlı maçlara bağlanırdı. Bazen o maçtan, bazen şu maçtan. O yıllar maçları TV’den o kadarcık izlemek bile başlıca keyifti. Hele ki üçüncü lig maçlarının sonuçlarını pazar günleri saat 20 ile 21 arası bir vakitte, TRT’nin radyosunda beklemek… Ve şehrinin takımının o hafta aldığı sonucu öğrenmek adına dakikalarca radyo önünde beklemek… Bilgi uzaktaydı ve ulaşmak çok zordu.

SeksenlerFoto

Televizyonun hemen altında kasetçalar. Adı öyleydi, çünkü çaldığı kasetti. Ve şarkıcıların kasetleri çıkardı, albümleri değil…

Kaset çalar orta boy, iki yanında iki hoparlör. Stop, Record, Forward, Reward, Play, Pause… Altı tuş, Record kırmızı olurdu, yanlışlıkla basmayalım diye. Dışarıdan gelen sesi kasede kaydetmek için Record ile Play‘e birlikte basmak gerekirdi. Ama tabi ki kaydı alacak kasedin tepesindeki iki koruyucu kırılmalıydı.

Kaset çalardı. Bazen de sarardı. Bunu boğulan sesten anlardık. Makaranın çevirdiği bant yolundan çıkardı da biz kaset sardı derdik. Bir kalem ile bant yoluna sokulurdu.

Bizim kentin çocuklarının dönemsel oyunları olurdu. Altüst, bilye, boru…

On bir futbolcunun fotoğrafları basılı kartlar, her bir oyuncunun forma numarası ile satılırdı. Alt mı üst mü? Daha büyük numarayı bulan kazanırdı. Cepler kartlarla dolu gezilirdi altüst dönemleri.

Ve bir zaman sonra kartlar yerini bilyelere bırakırdı. Toprak zemine daire çizilir ve tam merkeze bilyeler dizilir. Çemberin dışına çıkardığın bilye senindir.

İlk okul önlükleri siyah, yakalar beyazdı. Zemini topraktan sahalarda birinci lig maçları oynanırdı. Türk filmleri sadece cumartesi geceleri, Ayşe Egesoy’un uzun şiirli müzik programından hemen sonra olurdu. Yabancı filmler ise bir salı gecesi bir de pazar sabahı… Maradona ve Madonna, iki farklı kulvarın iki büyük yıldızıydı.

Sosyal hayat sokaktaydı. Ve akşam ebesi ile sona ererdi.

Nasıl başladı hatırlamıyorum. Ama böyle geçti. Her şey yeni, her şey değerli, her şey keyifli…

Sonra duvar yıkıldı, on yıl sona erdi…

 

Önemli: Anonim değildir. keyfimizvebiz blog sahibi tarafından kaleme alınmıştır ve tüm hakları blog sahibine aittir. Kaynak belirtilerek alıntı yapılabilir.

***BENZER YAZILAR***

Az Bulunan Değerlidir: Doksanlar

***

10 thoughts on “İlk On Yıl: Seksenler

  1. Akşam ezanı artık eve dönmenin son çağrısıydı, tabi baba daha önce gelmediyse:) Ben ençok Cumartesi sabahları severdim, çizgi film kuşağı vardı…Bir çizgi film tam başladı derken başkasına dönerdi anlayacağınız feyk atardı bize Walt Disney kahramanları..
    Dönemin kral otobüsleri 302 idi taki 302S lere kadar..15 derece arkaya yatan koltukları nasılda anlatırdık ballandıra ballandıra…
    Enbüyük zevkimiz malalle maçları ve dışarıda oynanan alt üst oynuydu şöhretler kağıdıyla.
    Gazoz kapağında kızılay, kınık kapakları az ulunduğundan 10 luk 20 lik şeklinde adlandırılırdı.O zaman anlamıştık fiyatın arz talep e göre şekillendiğini…

  2. 80’ler… Benim hatirladiklarim genelde ikinci yarisina dair. Evimizde siyah-beyaz televizyon hic olmadi. Anneannemlerde cok ikamet ettigimden dolayi, siyah beyaz televizyon muhabbetimiz de az degildir tabi. Annem istedikce, babamin “yakinda renklisi cikacak, onu bekliyorum” deyisini cok net hatirlarim. Ve, 1985 yili itibariyle renkli televizyonumuz oldu, ama yine de tek kanaldi iste. :)
    En sinir oldugum programlar Pazar sabahi yayinlanan “Pazar Konseri” idi ki, hala klasik muzige biraz mesafeliyimdir. Tabi, biz de otomatik olarak bu saatlerde sokakta, topta, mactaydik…
    “Maradona” ve “Arjantin” adlarini ilk kez duydugum 1986 Dunya Kupasi da ilk izledigimiz kupaydi herhalde. Saat gec dahi olsa, Maradona’nin ortasahadan alip attigi golu uyuyakalmadan izledigimi de hatirliyorum.:)
    Henuz market diye birsey olmadigindan, yaz-kis her hafta pazara gitme olayi da evin en buyuk cocugu olarak bana dusmekteydi. Ama, onlara rahmetli dedemle gitmissek, pazar bir turlu bitmek bilmezdi. Once tum pazarin fiyatlarinin tek tek alinmasi, sonra alisveris… Ne sabir vardi rahmetlide. :(
    Yukarida Ahmet “302” demis de, bir de bu yillar boyunca babamla ya da dayimla yaptigim Ankara seyahatlerinde bitmek bilmeyen sigara dumanini ve dolayisiyla benim bitmek bilmeyen mide bulantilarimi anmadan gecmeyeyim… :)

    Kalemine saglik Agirman’cim, iyi ki yaziyorsun… :)

  3. Pazar sabahları Nils Holgerson ve Uçan Kaz için uyanırdık, ama öncesindeki on dakikalık ‘İşitme Engelliler için Haber Bülteni’ bitmek bilmezdi. Sanırım yine aynı gün yayınlanan Voltran’la bizim neslimiz artık şiddet içeren çizgi filmlerle tanışmış oluyordu. Pazar gününün en sıkıcı saati (Abdullah Hocam sana katılıyorum) güneşin en tepede olduğu saatte ekrana gelen Pazar Konseri’ydi. Bir dönem sempatik hareketleri olan orkestra şefi bile programı izlenir kılamamıştı çocukların nezdinde.

    Bu zamanın aksine o yıllarda küçük televizyonlara teveccüh vardı. Televizyon ne kadar küçükse o kadar ilgi çekiyordu.

    86 kupası benim için de ‘ilk’ idi, fakat sarı yeşilli renklere tutkuyla bağlıydık o yıllarda. Mahalle maçlarında ise bazen Zico, bazen Pele olarak çıkardık sahaya. Hatta bir arkadaşımla kim Pele olacak diye kavga etmişliğimiz bile vardır. (90’larda ise kaledeydim genelde, Pagliuca olarak toprak sahalardaydık)

    80’lerde markasız dondurma alırdık. Genelde her pastane kendi dondurmasını yapardı, çok çeşit tanımadık ilk zamanlarda. Bir de el arabasına koyduğu kazanda mahalle aralarında gezerek sade-sütlü ev dondurması satışı yapan Şütcü Dayı’yı hatırlarım.

  4. Dışı kirlenmesin diye kaplanan uzaktan kumanda, cilli denen bilye, gazoz kapağı oynamak için hazırlanan içine macun doldurulmuş kavanoz kapakları, kapış kapan, kırmızı bayrak bom kurallar benden :)

  5. Benden çok ufak bir düzeltme: Kasetlere kayıt yapılabilmesi için üst taraftaki tırnağın “kırılmamış” olması gerekiyordu. İçeriği korumak için tırnağı kırmak gerekiyordu. Tırnağı kırılmış bir kasete kayıt yapmak istediğimizde oraya bant yapıştırıp mekanizmayı aldatıyorduk. :)

    • Son cümleye kadar halen kırılmış mı, kırılmamış mı, hatırlamaya çalıştım. Kayıt yapmak istediğimizde bant yapıştırma hatırlatması o anıları gözümün önüne getiriverdi. Güzel bir 80ler ayrıntısıydı “bant yapıştırmak”. teşekkürler düzeltme ve hatırlatma için :)

Yorum Yazmak İster misin?

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s