Paris’te An’lar…


Belki bir devri değiştiren Fransız İhtilali‘nin  mekanı Paris, belki de en romantik filmlerin en romantik sahnelerine ev sahibi olmuş bir şehir.

Sanırsın ki “ekmek bulamazlarsa pasta yesinler” diyen Marie Antoinette, ihtilalin atlı arabasında saçları kazınmış bir vaziyette Concorde Meydanı‘na getirilmiş ve başını giyotinin altına uzatmış veya sanırsın ki Midnight in Paris’in çekimlerinde Woddy Allen ve fonda Eyfel Kulesi; taş sokaklar arasından başka bir atlı araba çıkıvermiş…

Montmarte tepesinde bir köşe cafe’de kahvemizi yudumlarken dar sokakların birisinden Amelie çıkıveriyor! Picasso mekanı çoktan terk etmiş, günümüz ressamlarından birisine tablomuzu yaptırıyoruz. Ben, sevdiğim ve Amelie. Sacra Coure kilisesinin çan kulesinden Amelie’nin en güzel soundtrackleri çalıyor peş peşe. Kahvenin son yudumunu Moulin Rouge‘a yani kırmızı değirmene içiyoruz.

Sonra aşağılardan bir yerden, Sen Nehri kıyısından,Victor Hugo sesleniyor. Etrafımızı çeviren siyahi Fransızlar ile birlikte metronun karanlığında yöneliyoruz Hugo’nun çağrısına. Adaya çıkıyoruz. Gotik mimarinin şaheseri Notre Dame Kilisesi’ne ulaşıyoruz. Quasimodo ürkek bir şekilde misafirlerini karşılıyor. Sonra, Esmeralda‘nın güzel ellerinden su istiyor. Onları da yanımıza alıp adayı ana karaya bağlayan sanat köprüsüne (Pont Des Art) gidiyoruz. Seyyar satıcılardan aldığımız bir kilidi onların ismi ile köprünün korkuluklarına kilitliyor ve anahtarını nehrin sularına bırakıyoruz. Belle!

Yine yollara düşüyoruz, bu sefer Prof.Langdon‘a ulaşmaya. Piramidin dibinde sözleşmişiz ya bizi bekliyor. İtalyan, Fransız ve İspanyol ressamların tablolarının arasından, Venüs‘ün kolsuz bedenine dokunarak, Hammurabi‘nin kanunlarından faydalanarak, III.Napolyon’un misafir salonunda soluklanarak ilerliyoruz Louvre‘nin koridorlarında. Nihayet Leonardo Da Vinci ile buluşuyoruz. Şaheserim diyor ve bize Mona Lisa‘nın hüzün mü mutluluk mu, ne ifade ettiğini bilemediğimiz o tablosunu gösteriyor.

 

Biz müzedeyken dışarıdan ihtilalin ayak sesleri geliyor. Her şey o kadar hızlı gelişiyor ki biz Concorde Meydanı‘na ulaştığımızda Kral XVI.Louis‘in kafası vücudunu çoktan terk etmiş oluyor. Elinde kralın kafası Danton halka sesleniyor.

Sonra devrim meydanı giyotinlerden temizleniyor, iki güzel havuz yerleştiriliyor. Uzun da bir cadde meydandan Zafer Takı’na doğru uzanıyor. Yürüyoruz bu caddeyi. Ona eşlik eden lüks dükkanlar… Oysa kaldırımlar, tek bir ses eşliğinde Edith Piaf söylüyor. Non, Je Ne Regrette Rien. Arabalar duruyor, arabalar hareket ediyor. Kaldırımlar Edith Piaf söylüyor. Champ Elyses (Şanzelize) La Vie En Rose diye bağırıyor.

Caddelerin sesini geride bırakıyor ve Sen Nehri üzerindeki en güzel köprüye, Pont Alessandre’a yöneliyoruz. Nehir aşağıda umarsızca akıyor ve köprünün ayağında Parisien’ler gün batımına kadeh kaldırıyorlar. Heykelleri aydınlatan ışıklı direkler, palmiye ağacı tadında ardı ardına diziliyorlar. Fonda Eyfel. Bu köprüde saatler geçer.

Ve de Eyfel. Hemen önümüzde şimdi. Trocadero’dan ona bakıyoruz. Güneş kayboluyor hava alacakaranlığa dönüyor. Sonra daha da kararıyor. Napolyon’un Paris’ini gecenin bu vaktinde Eyfel’in ışıkları aydınlatıyor. Onu izleyen yüzlercesi, yüzlerce flaş ile onun ışığına ışık katıyor. Sanırsın ki kulenin buraya dikildiği o anda, ihtilalin yüzüncü yılındayız…

Zaman hızla geçiyor ve gün güneşleniyor. Eyfel’in gölgesi Mars Meydanı’nın çimlerine düşüyor. Oraya uzanmış yüzlerce Parisien’e el sallıyoruz şehrin simgesinin tepesinden.

El salladıkça uzaklaşıyoruz… El salladıkça uzaklaşıyor Paris.

***

 

Yorum Yazmak İster misin?

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s