Torino’nun Müzeleri

IMG_0171Bir şehrin müzelerini gezmek her insana keyif vermez, hatta sıkıcı ve zaman kaybı gibi de gelebilir.

Oysa müzeler bir vefa sunumudur. Anıların paylaşımıdır. 

TC Kültür Bakanlığı, gayet güzel bir şekilde MüzeKart ile müze ziyaretlerini teşvik edici bir uygulama başlattı. Son üç yılda, kartımızın da verdiği rahatlık ile bir hayli müze gezmiş olduk.

Bu geziler bende yer etmiş olmalı ki AltZine edebiyat dergisinde yayımlanan öyküm (Müzenin Aydınlığında) kör bir insanın müze gezerken hissettiği duyguları anlatmaya çalışıyordu.

Bir şehrin tarihini anlamanın en keyifli metotlarından birisidir müze gezmek. Bu kapsamda Torino’nun müzeleri bize neler anlatıyor kısaca bahsedeyim.

Torino Otomobil Müzesi

Otomobil şehridir Torino. Yaklaşık on yıldır ailesi olduğum FIAT’ın “T”sidir. Şehrin büyük çoğunluğu ya direkt ya da dolaylı bir şekilde FIAT’ın varlığı ile geçimini sağlar. Böyle olunca da otomobile ait devasa byüklükte bir müzenin varlığı da kaçınılmazdır.

Şehir otomobile olan ilgisini belki FIAT sebebiyle kazanmıştır ama bu müze markadan bağımsız bir sunum sergiler. Neredeyse her markanın tarihinden bir veya birkaç örneği müzede görmek mümkün.

18.yy’dan günümüze kadar otomobilin ne tür evrimler geçirerek günümüze geldiğini son derece etkileyici bir sunumla görebiliyoruz. Onun her evriminde değişen aslında sadece o değil, aynı dünya tarihidir de… Ve otomobilin değişimi de muhakkak bu tarihsel değişimden etkilenmiştir.

İşte bu vurgu ile sergi, otomobilin doğuşundan bu yana yaşanan tarihsel değişimlere atıfta bulunan 21 ayrı bölümden oluşuyor. Genesis, Horse Power Becomes a Ghost, Aerodynamics, The Italian Revolution, GoodBye Lenin, Globalizm, Destiny bunlarda sadece bir kaçı.

ULUSAL SİNEMA MÜZESİ

Şehrin simgesi Mole Antonelliana, 167.5m’lik yüksekliği ve Torino’nun hakimi edası ile merkezinde dikiliyor. 

Bina 1878 yılında sinagog maksatlı inşaa edilmeye başlanmış fakat hiçbir zaman bu maksada hizmet etmemiş. 2000 yılından bu yana ise Ulusal Sinema Müzesi olarak hizmet veriyor.

IMG_9929İlk sinema filmleri, arka arkaya çekilmiş renksiz fotoğraflar… Kesik kesik hareketler, sessiz film kahramanları… Filmlerde sessizlik olunca aşırıya kaçan hareketler, mimikler… Film çekim makinaları, dekorlar, maskeler, kıyafetler…

Sinemanın dünü bu müzede.

ANTİK MISIR MÜZESİ

İtalya’nın bir şehrinde, Mısır’a ait bir müze, ilk önce ne alaka tepkisi oluşturuyor. Sonra Almanya’daki Bergama Müzesi’ni akla getirip, olabilir deniyor. Burası, Kahire Müzesi’nden başka sadece eski Mısır kültürü üzerine sergi sunan tek müze. 6.500 adedi sergilenen toplamda 30.000i aşkın eser Antik Mısır Müzesi’nin himayesi altında.

Mısır denilince akla gelen mumyaları cam korumalarının arkasında, biraz da dehşetle izlemek mümkün. Her şey mumyalanmış eski Mısırda, dönem dönem kutsallaştırdıkları kediler, timsahlar bile.

Gezintinin sonuna doğru sergilenen Thomb of Kha sanırım müzedeki en değerli sunum. Kha’nın mezarı, 1906 yılında beraberindeki 506 nesne ile birlikte keşfedilmiş. Kha’nın cenin pozisyonundaki mumyası da bir mezar süsü vermek maksatlı oluşturulmuş çukurda sergileniyor.

IMG_0234

JUVENTUS MÜZESİ

Başarılarıyla İtalya’nın en büyüğü olan Juventus, Torino şehrinin futbol takımı. 1897 yılında, Torino’lu bir grup genç tarafından kuruluyor. Takımın ismi de latincede gençlik anlamına gelen Juventus oluyor.

İtalya Serie A’nın en çok şampiyon olan takımı Juventus’un müzesinde 31 İtalya Serie A kupası bulunuyor. Bunun haricindeki şampiyonlukları ise 2 Kıtalararası Kupası, 2 Şampiyonlar Ligi , 3 UEFA Ligi, 2 Kupa Galipleri Kupası ve 2 UEFA Süper Kupası.

Müzenin hemen girişinde karanlık bir salonda kupalar ziyaretçilerini bekliyor. Sonrasında tarihi anların fotoğrafları, filmleri… Eski futbolcuların formaları; Dino Zoff, Del Piero, Nedved… Müzenin son salonu ise kendinizi Stadyumda hissedeceğiniz bir şov için hazırlanmış. Yeşil sahanın ortasında önce binlerce taraftarın karşısında ve sonra dört bir yanınızda tekrar eden tarihi maç anları… Futbolseverler için bir fırsat.

IMAG1960

***

Reklamlar

Zero Dark Thirty

Zero Dark Thirty

Zero Dark Thirty, Kathryn Bigelow, 2012, IMDB 7.4 (133b)

Zero Dark Thirty, anlamı şu imiş: ABD askeri dilinde, örnekle, gece saat 02:30 “zero two thirty” olarak ifade edilirmiş. Türkçe’de karanlık anlamına gelen ‘dark’ ise gece yarısından sonra belirsiz bir saati ifade etmek için kullanılırmış.

zero dark thirty: gece yarısından sonra belirsiz bir saatte…

Ardında bıraktığı onlarca komployu bir kenara bırakırsak, ABD tarihinin kendi topraklarında yaşadığı en büyük terör saldırısı 11/09, dünya tarihini değiştirecek sonuçlar doğurdu ve saldırının müsebbibi UBL ele geçirilene kadar da süreç sona ermedi.  

Zero Dark Thirty, 11 Eylül gününde, karanlık bir ekran eşliğinde mağdurların aileleri ile yaptıkları telefon konuşmalarından seçmeler ile başlıyor. 

Başlangıç: 11 Eylül.

Hemen ardından hikaye iki yıl sonrasına atlıyor ve Arap bir tutuklunun CIA ajanları tarafından işkence edildiği sahne beliriyor.

İşkence filmin özellikle ilk bölümünde etkili bir şekilde yer alıyor. İnsan hakları, masumiyet karinesi unutulmuş uluslar arası kavramlar. Terör var ise problem bildiğimiz adalet ile çözülmez!

Başkan değişimi ile işkencenin de son bulduğu, filmin ileriki satır aralarında veriliyor.

Jessica Chastain, pek de hevesli gelmediği Afganistan’da, Maya isminde bir CIA ajanını oynuyor. İlk başlarda, bayan olmasının verdiği ön yargı ile işkence sahnelerine ve sert sorgulamalara iştirak edecek bir kişilik olmayacağı beklentisi oluştursa da zamanla hiç de beklendiği gibi bir ajan olmadığını ortaya koyuyor.

UBL’yi yakalamak onun için hayati bir hedef oluyor. 2003 yılından 2011’e kadar bu istek şiddeti artarak devam ediyor ve adeta bir saplantıya dönüşüyor. 2009 sonunda Camp Chapman’da yaşanan suikast ve arkadaşı, üst düzey yetkili Jessica’yı (Jennifer Ehle) kaybetmesi bu isteği vazgeçilmez kılıyor.  

Jessica Chastain, Zero Dark Thirty ile son derece başarılı bir oyunculuk ortaya koymuş. 2012 Oscar’ı için En İyi Aktris adayları arasında da yer almış ve Jennifer Lawrence’a (bence hak eden de Lawrence’tı) kaybetmişti.

Chastain

Irak Savaşı’nı anlattığı The Hurt Locker ile 2009’da En İyi Yönetmen Oscar’ını alan Kathryn Bigelow, başka bir ABD yakın tarihi filminde yöentmen koltuğunda. Zero Dark Thirty ona adaylık dahi getirmemiş olsa da vermek istediği mesajı net bir şekilde izleyiciye sunuyor.

Filmin bende en çok etki bıraktığı iki noktasına gelince:

Maya, ısrarlı takibi ve bir de hissiyatı sonucu UBL’nin yaşadığı evi buluyor. Sonrasında merkeze, ABD’ye dönüyor. Bulunan evde UBL’nin yaşıyor olma ihtimali ABD üst yönetimine göre %50! Fakat sadece Maya %100 emin. Hadi %95 diyelim, diyor. Bu inancı ve kararlılığını ABD’ye operasyonu yaptırtana kadar sürdürüyor. İzlemeye değer…

Ve süreç tamamen üst düzeyde devam ediyor. Operasyon kararı üstün de üstü, ABD başkanının seçimine kalıyor. Ve sonrasında bildiğimiz karar alınıyor. UBL’yi vuran ise ismi meçhul bir asker… Onun psikolojisi belki de ayrı bir film konusu.

***

DubleAnne’nin Hamilelik Güncesi: Minik Meleklerime Mektup-2

ikiz_bebekler_ve_bakimlari

Minik prenseslerim benim,

Sizinle geçirdiğim bu muhteşem serüvenin sonuna doğru yaklaşıyoruz artık. Siz iki minik kuzumun bir saniyesini bile hatırlamayacağınız ama annenizin kesinlikle bir saniyesini bile unutmayacağı olağanüstü aylar yaşadık birlikte. İki minik hücre idiniz içimde, şimdi ise kocaman insan yavrusu oldunuz. Ultrasonda sizi gördüğümüzde hanginiz Ela hanginiz Nil ayırdedebiliyoruz artık babanızla :)

Ela’ m, sen yuvarlak yüzlü ve güleç mizaclısın, hemen her ultrasonda bize gülümsüyorsun :) Yüzünü saklamıyorsun, muhtemelen çok sosyal ve çekingen olmayan bir çocuk olacaksın. Nil’ im, sen ise hep yüzünü gizliyorsun bizden. Sadece bir kere gülümsediğine şahit olduk. Minik ellerin hep yumruk olmuş uzun ince yüzünü kapatıyor. Kameraları, fotoğraf makinelerini pek sevmeyeceksin anlaşılan :) Cool tavırlısın. Bu nedenle seni babanıza Ela’ yı ise bana benzetiyoruz babanızla…

Her geçen gün daha da yaklaştırıyor bizi birbirimize, bu durum aklıma geldikçe heyecanım artıyor ister istemez. Bir telaş kaplıyor beni. Sanki evimize gelecek o pek kıymetli misafirler için henüz daha tam hazır değilmişim gibi telaşlanıyorum. Ne olur acele etmeyin, annecik ve babacıkla buluşmak için en doğru zaman sizin içimde yeterince büyüyüp bu dünyaya sağlıkla hazır olduğunuz zamandır.

Her ne kadar sizi çok merak etsem de, sabırsızlıkla görmeyi istesem de, her gün her gün özlesem de bir taraftan içimi bir burukluk alıyor bu güzel süreç biteceği için. İleride yazdığım bu yazıları okuduğunuzda şunu çok iyi bilin ki anneniz sizi içinde büyütmekten çok ama çooook mutluluk duydu. Umarım sizin için yeterince iyi evsahipliği yapabilmişimdir. Elimden gelenin en iyisini yapmaya çalıştım hep. Umarım memnun kalmışsınızdır benden…

Ben sizden o kadar çok, o kadar çooook memnun kaldım ki… Kelimelerle anlatmam mümkün olabilir mi? İki bebek iken tek bebek kadar bile yormadınız annenizi, sanki özellikle dikkat edermiş gibi beni incitmemeye. Hiç sorun çıkarmadınız, hiç üzmediniz… Bi çok tek bebeğin yaşatabildiği sorunları ben ikinizi birden taşırken bile yaşamadım çok şükür. Sizi bana veren Allah kolaylığını da verdi gani gani. Şimdi önümüzdeki en büyük ve son engel sizin doğumunuz. Umarım bu büyük finali de üçümüz başarıyla atlatır ve birbirimize kavuşuruz minik kuzularım. Her gece dua ediyorum size sağlıkla ve sorunsuz kavuşabilmek için. Çok ama çok az kaldı…

duble anne

Tarihte Hürrem Sultan

Hürrem Sultan

Tarih kitapları onu hanedanın büyükannesi olarak tanıtıyor. Ukrayna’da bir papazın kızı olarak yaşarken, Rokselena olarak çağırılıyordu. Tatar akıncılar tarafından köle olarak alınıyor ve Osmanlı’ya hediye ediliyor.

Güzel ve zeki Rokselana, haremde cariye iken Sultan Süleyman‘ın dikkatini çekiyor ve Osmanlı tarihinin en büyük aşkının sebebi oluyor.

Haremdeki ismi artık Hürrem‘dir. Güleryüzlü, şen, sevinçli.

Süleyman’ın Hürrem’e olan aşkı o kadar büyüktür ki Sultan teamülleri yıkıyor ve cariyesine nikah kıyan ilk padişah oluyor. Hürrem padişahın nikahlı eşidir fakat saltanatın üçüncü kadınıdır. Süleyman’ın annesi Hafsa Sultan ile ilk eşi, Şehzade Mustafa’nın annesi Mahidevran Sultan, Harem’in en güçlü iki kadınıdır.

Mehmed, Mihrimah, Abdullah, Selim, Bayezid, Cihangir… Hürrem Sultan’ın kısa aralıklarla Kanuni’ye verdiği evlatlardır. 

Aşkın kıskançlığı mı yoksa geleceğin padişahına Valide olma telaşı mı bilinmez, Mahidevran ile Hürrem arasında olumsuz ilişkiler başlamıştır. Venedik elçisi Bernardo Navagero’nun aktardığı iki kadın arasındaki 1526 tarihli kavga sonrası Mahidevran Kanuni’nin gözünden düşmüş ve Manisa’ya oğlu Şehzade Mustafa’nın yanına gönderilmiştir.

1534 yılına gelindiğinde ise Hafsa Sultan vefat ediyor ve sarayın en güçlü ismi Hürrem Sultan oluyor.

1537 yılında Kanuni, Hürrem’i Eski Saray’dan Topkapı Sarayı‘na alıyor. Bu durum hem Hürrem’in gücüne güç katıyor hem de Osmanlı tarihinde saray kadınlarının ve dolayısıyla Topkapı Sarayı’na taşınan haremin politikada etkinleşmesine ön ayak oluyor.

Hürrem Sultan’ı mutlak iyiliğin veya mutlak kötülüğün simgesi olarak göstermek muhakkak ki eksik kalacak.

Mahidevran’ın kendi oğlu Şehzade Mustafa’yı tahta çıkartmak istediği kadar Hürrem Sultan da kendi oğullarından birisini tahtta görmek istiyordu. Mahidevran sancakbeyliğinde iken Hürrem’in merkez sarayda bulunması ve üstelik Kanuni’yi büyük bir sevgi ile de kendine bağlamış olması avantajı oluyor ve bu avantajı mükemmel şekilde faydasına çeviriyordu.

Hürrem’in, Şehzade Mustafa’nın en büyük destekçilerinden Sadrazam Pargalı İbrahim‘in idamında etkisi olmuştu. Kızı Mihrimah‘ı, sarayın etkili isimlerinden Rüstem Paşa ile evlendirdi.

1544 yılına gelindiğinde Rüstem Paşa sadrazam olacak ve Mihrimah Sultan ile Hürrem Sultan’ın politikasında etkili bir isim olacaktı. Şehzade Mustafa’nın 1553 yılında idamında Rüstem Paşa’nın etkisi muhakkak ki büyüktü.

Kanuni, kendisinden sonra tahta Şehzade Mehmed‘in geçmesini istiyordu. Çocukları arasında en sevdiği de oydu. Fakat Mehmed 1543 yılında, henüz 22 yaşındayken yakalandığı bir hastalık sebebiyle ölmüştü. Bu olay hem Hürrem’i hem de Kanuni’yi derinden etkilemişti. Kanuni en sevdiği oğlunun adına Mimar Sinan’a Şehzade Camii‘ni yaptırtmıştır. Mehmed’den geriye bir bu cami bir de üç aylık kızı Hümaşah Sultan kalmıştır (Hüma: mutluluk, saadet).

Hürrem, oğlu Abdullah’ı henüz üç yaşında iken kaybetmişti; Mehmed kaybını yaşadığı ikinci evladı idi. Üçüncü kaybı ise 1553 yılında Şehzade Cihangir olacaktı.

Cihangir, Şehzade Mustafa’nın idamı sonrası babası ile seferdeyken üzüntüsünden vefat edecekti.

“Hak teala bana mübarek cemalini göstersin. Cihangir şahımın gözlerinden öperim.” Oğlunun ani ölümünden habersiz Hürrem, seferdeki Sultan’a bu cümleler yazılı mektubunu gönderiyordu.

Türkçe’yi sonradan öğrenen Hürrem edebiyata olan ilgisini Kanuni’ye yazdığı mektuplarda göstermiştir. Saray kayıtlarına geçen Hürrem tarafından Kanuni’ye yazılmış yedi mektup vardır. Kanuni’nin ise kayıtlara geçmiş mektubu yoktur fakat Hürrem’e duyduğu sevgisini Muhibbi takma adı ile yazmış olduğu şiirlerinde göstermiştir.

Ey ay yüzlü sevgilim, senin aşkınla dertli oldum ne yapayım / Kendi kendime bu bela içine düştüm ne yapayım.
Ey eziyet eden sevgili, senin elinde Muhibbi gibi /Akşam sabah kıyamete kadar feryat ediyorum.

Oğullarından birisini tahta çıkarmak adına büyük mücadele veren Hürrem Sultan aynı zamanda yaptırdığı hayır eserleri ile de tarihe ismini bırakıyordu. Padişahın gözdesi anlamına gelen “Haseki” Hürrem’in hayratlarında kullandığı ön addı. Günümüzde Haseki Hastanesi olarak anılan “Haseki Darüşşifası” onun girişimi ile yapılmıştı. Bunun yanısıra hamam, cami, medrese gibi hayır eserleri de bırakmıştır.

Artık Kanuni’den sonra tahtın iki adayı vardı. Bayezid ve Selim. Hürrem’in gönlü Bayezid’in tahta çıkmasından yanaydı belki ama mücadele etmelerinden yana değildi. 

Hürrem Sultan 1558 yılında vefat etti. Nerede başladığı değil, nerede sonlandığı önemli. Bir papazın kızı olarak köle alınmıştı ve fakat yüzyılın en güçlü devletinin bir numaralı kadını olarak vefat ediyor ve cenaze namazını Şeyhülislam Ebussud Efendi kıldırıyordu.

Padişah annesi (Valide Sultan) olabilmek için büyük mücadeleler vermişti ama oğlunun tahta çıkışını göremeden vefat etmişti.  

Onun ölümü ile birlikte Bayezid ve Selim arasındaki mücadele sertleşti.

İki kardeş ordu topluyordu. Yeniçeri Selim’den yanaydı. Tımar sahipleri ise Bayezid’in tahta çıkmasını istiyordu. Sultan Süleyman’ın çabaları yetmedi ve iki kardeş Konya civarında savaşmak için karşı karşıya geldiler.

Selim’in tahta çıkmasına taraf olan Lala Mustafa Paşa etkisindeki güçler Kanuni’yi Selim’in tarafında olmaya götürecek olayları sağlamışlardı. Böylece Kanuni yeniçeriyi Şehzade Selim’e destek amaçlı gönderdi. Savaşı kazanan Selim oldu.

Bayezid önce Amasya’ya kaçtı. Kanuni’den af dilese de karşılık bulamadı. Sonra İran’daki Şah Tahmasb‘a sığındı. Bir dönem onun yanında güvende olsa da siyaseti fayda sağlamayacaktı.

“Babasına ihanet eden ve sizin de canınızı alabilecek bir Şehzade’den sakının”. Şah’ın kulağına su kaçırılmıştı. Şah Tahmasb Şehzade Bayezid’i, Kanuni’ye değil ama Şehzade Selim’e teslim ediyor.

Hürrem Sultan’dan doğma iki kardeş… Şehzade Bayezid kardeşi Şehzade Selim tarafından boğdurtuldu. Kalpler buna karşı çıksa da saltanatın devamı bu yasanın uygulanmasını gerektiriyordu.

Muhteşem Süleyman’ın 1566 yılında vefatı ile birlikte dedesinden kalma ismi ile Selim tahta oturacak ve tarihin Sarı Selim‘i olarak anılacaktı.

Hürrem Sultan’ın oğlu Sultan II. Selim.  

*** 

yenileniyor hayat

Sanki ilk defa oluyormuş gibi.

Sanki bu dünyada hiç kimse bu yaşananları yaşamamış da ilk kez bizde oluyormuş gibi.

Sanki ben, sen, o aynen böyle başlamamışız da ilk kez onunla başlıyor gibi.

Karanlıklar arasında beyaz bir bölge, o beyazlığın içerisinde siyah bir nokta. Başlangıç. Varlığının ispatı işte karşımızda duruyor. Bu siyah nokta bebeğiniz, diyor doktor. Siyah bir nokta. Öyle bir mucize ki sadece bir nokta önce bir gölgeye dönüşüyor sonra da o gölgenin içerisinde yanıp sönen bir ışık beliriyor. Kalp can buluyor ve can oluyor.

İki bebek var, diyor doktor. İki gölge, iki ışık.

Atıyor. Bildiğimiz o ritm ile.   

Sesini de duyuruyor, duyuruyorlar… Artık iki taneler. ‘Tane’ insan için kullanılmaz öyle ya. Onlar bizden bir parça.

Bizden bir can. Kalpleri atıyor.

Ve bir vücut yüce bir mucize ile o kalbin çevresinde oluşmaya başlıyor.

“O, insanı bir alak’tan (kan pıhtısı) yarattı” (Alak/2)

***

2012 biterken…

kolaj6.jpg

2012 yılı sona erdiğinde, bir tren vagonunun masasında filizlenen “keyfimizvebiz” hayata geçişinin ikinci yaşını doldurmuş olacak.

Herhangi bir başlıkla hazırlanmış bir listeyi okumayı da kendi keyfime göre listeler hazırlamayı da sevmişimdir.

Yıl sonu geldiğinde yine televizyon kanalları ve gazete ekleri kendi en’lerini yayınlayacaklar ve ben de zevkle o listeleri okuyacağım.

Önce kendi listemizi yapalım. Farklı bir liste olsun, 2012’nin bizde yer eden kelimelerini sırlayayım :

Bebek(ler), Yunan, sirtaki, deniz, cruise, Santorini, Mikonos, Arafta, kahve, Adele, Set Fire to the Rain, Skyfall, Barış Bıçakçı, Alex, Torino, kış, Kaş, kar, Yekta Kopan, doğumgünü, Amasra, balık, kayak.

*

Bir de blog adına yılın analizini yapalım bakalım. Yıl boyunca en çok okunan yazıları sorguladığımda bir yıl önceki sıralama az farkla değişiyor.

Pargalı İbrahim 12.300 okunma ile yine yılın zirvesinde. Muhteşem Yüzyıl sağolsun, Pargalı’nın ölüme her yaklaşışı blogda zirve akşamlar yaşatıyor. İkinci sırada, ABD’de ne oldu ise bir günde rekor ziyaretçi alan Karlovy Vary (5100 okunma) gezi yazısı gelirken, üçüncü sırada Şah&Sultan (4500 okunma) romanı ile İskender Pala yer alıyor. Dördüncü sırada yoğun talebe dayanamayıp iki defa evimizin yakınına şube açıp iki defa da kapatan Hasköy Pidecisi (4100 okunma) ve beşinci sırada yine Muhteşem Yüzyıl motivasyonu ile Şehzade Mustafa (3400 okunma) yazısı geliyor. 

Bir yıl boyunca toplam 63 blog yayınlamışız. 19 adet ile Kitap Keyfimiz başlığı zirvede, onu 12 adet ile Gezi Keyfi ve 11er adet ile de Sinema ve Serbest keyifte yazılar takip etmiş.

Yazıların popülaritesi eskidikçe artıyor galiba. 2012 yılı içerisinde yazılıp da yılın en çok okunan ilk beş yazısı arasına gireni yok. Yılın yenilerinin ilk beş listesi ise şöyle oluşmuş:

Ömür Akkor’un farklı bir konsept ile Bursa’da açmış olduğu Lezzet Durağı: Bademiçi Gurme (710 okunma), Ahmet Ümit’in tarihi romanı Sultanı Öldürmek (650 okunma), tüm zamanların izlenme rekorunu kıran filmi Fetih 1453 ve onun üzerine notlarımız (330 okunma), Tirilye’nin denize sıfır mekanında balık keyfini yaşatan Lezzet Durağı: Taşmahal (290 okunma) ve Kaş’a Dair  (220 okunma).

En az okunanlar ise beklendiği gibi “yazı keyfimiz” altındaki en bana özel olanlar. Olsun ben yine de en çok onları seviyorum.  

2012 bize büyük bir sürpriz yaptı ve yazılara henüz yansımamış en büyük keyfi verdi. Yeni yazılar ile yeni yılda da ziyadesini ümit ediyoruz.

***

2011 in review

The WordPress.com stats helper monkeys prepared a 2011 annual report for this blog.

Here’s an excerpt:

The concert hall at the Syndey Opera House holds 2,700 people. This blog was viewed about 28.000 times in 2011. If it were a concert at Sydney Opera House, it would take about 10 sold-out performances for that many people to see it.

Click here to see the complete report.

Keyfimiz Ne Alemde? -2-

 

Önümüzdeki ay 1. yılımızı dolduracağız. İsmimizin yanına “2010’dan beri” koyarak köklenmiş bir site olduğumuz gösterebileceğiz :)

Bundan üç ay önce yayımladığımız “Keyfimiz Ne Alemde?”  ilk yazısında yaklaşık 9000 ziyaretçi aldığımız yazmıştık. Bugün itibariyle ziyaretçi sayımız 23000. Olaya mühendis gözüyle bakıp matematiksel büyüme hesaplarına girmeyelim, geçelim. Ama not düşerek : WordPress’in yayınladığı günün blogları listesinde “zirvede 1 gün” geçirme keyfini de bu üç ay içerisinde yaşadık.

Gezi keyfimizde Nazi Kampı yazımız ilk sıraya yükseldi. Kim Milyoner Olmak İster yarışmasına teşekkür ediyoruz. Kamp girişindeki yazıyı sorarak joker hakkını “google” ile kullanan onca ziyaretçiyi sayfamıza yönlendirdi.

Bu yazın sinemada o kadar az izlenip nette onca merak edilen filmi de -bizim istatiklerimize göre- Maymunlar Cehennemi oldu. Olsun.

Malum diziden etkilenip “ne olacak” merakını “ne olmuş” sorusuna çevirip sitemize gelenler Pargalı İbrahim Paşa’nın sonunu okur oldu.

İşte beş başlıkta son üç ayın panoraması :

Gezi Keyfimiz :

1. Auschwitz Nazi Kampı

2. Adres: Hamamönü Sokak

3. Rüzgarın Kenti Alaçatı

Yemek Keyfimiz :

1. Lezzet Durağı: Hasköyüm Pidecisi

2. Lezzet Durağı: Lal Girit Mutfağı

3. Lezzet Durağı: Tavacı Recep Usta

Kitap Keyfimiz :

1. Pargalı İbrahim Paşa’nın Dramatik Sonu

2. Şah&Sultan – İskender Pala

3. Şehzade Mustafa Olayı

Sinema Keyfimiz :

1. Maymunlar Cehennemi: Başlangıç

2. Bir Zamanlar Anadolu’da

3. Zoraki Kralın Konuşması

Yazı Keyfimiz :

1. Gazete

2. Aksine Onlar Diridirler

3. Cam Bardakta Demli Çay

 

Keyfimiz Ne Alemde?

Aralık 2010’da başladı “keyfimizvebiz” in keyifli serüveni. “Merhaba” yazısı ile neden bu işe girdiğimizi ve ne istediğimizi ifade etmiştik.

Dokuzuncu ayı tamamlamak üzereyiz. Geriye dönüp baktığımızda belirgin bir dolgunluğa eriştiğimizi görebiliyoruz.

Arkadaşlarımızdan birçoğu güzel düşünceler ile sayfamızı “tık”ladı ve keyfimizi ifade eden cümleler ile tanışık oldu. Kimisi güzel yorumlar ile yazıların devamı niteliğinde mesajlar bıraktı.

Kimi zaman hiç tanımadığımız kişiler de aynı sayfalara misafir oldu.

Yaklaşık 9000 “tık” aldık.

Kısa bir değerlendirme yapacak olursak keyif başlıklarına göre en çok ilgi gören yazılar aşağıdaki gibi sıralandı.

Gezi Keyfimiz :

1. Sakızlı Dondurma ve Cunda

2. Kocayayla’dan Baraklı Göletine

3. Budapeşte – Macaristan

Yemek Keyfimiz

1. Lezzet Durağı: Hasköyüm Pidecisi

2. Lezzet Durağı: Lal Girit Mutfağı/Cunda

3. Lezzet Durağı: Bambi Kafe

Kitap Keyfimiz

1. Pargalı İbrahim Paşa’nın Dramatik Sonu

2. Elif Şafak’tan “İskender”

3. Elif – Paulo Coelho

Sinema Keyfimiz

1. On Yılın Filmleri : Kefaret (2007)

2. Maymunlar Cehennemi : Başlangıç

3. Kaybedenler Kulübü

Spor Keyfim

1. Bizim Fenerbahçemiz

2. Biraz Sarı Bolca Lacivert

Yazı Keyfimiz

1. Bir Ramazan Yazısı

2. Aşka Merhaba

3. Büyükbabam ve Ben

Yeni yazılarda buluşmak üzere.

***