köyde sabah

Adatepe

Kaz Dağlarının eteklerinde bir köy, gün henüz doğmuş.

Horozlar uyandırıyor bizi yeni başlayan güne. Birbiri ardınca ötüşmeler, bir muhabbettir gidiyor siyah kazaklı ibibik ile beyaz kazaklı ibibik arasında.

Köyün ilk durak noktası çınar ağacının altında, rengarenk sandalyeler ile dizili masalar henüz boş, sabah esintisini kare desen örtülerinde hissediyorlar. Sıcaklığı etkisiz bir güneş yüzüme vuruyor. Kahvehaneyi güne hazırlayan köy delikanlısı elinde kürek ve süpürge ortalığı temizliyor.

İşte tam burada, Kaz Dağlarının bu noktasında içime çektiğim her nefes bir dolu oksijen…
Birkaç horoz, kahvehaneyi hazırlayan bir genç ve bir de ben, sabahın erken saatinde çınar ağacının altında, köy meydanındayız.

Birazdan çay kaşıkları ince bellilere vuracak, ismini minnoş ve pırtık tekir koyduğumuz kediler sırnaşa sırnaşa masalara yanaşacak, ağaçların yüksek noktalarında kuşlar ötmeye devam edecek, uzaktan belki kuzu sesleri gelecek.

Köyde sabah aslında hiç de eski bir yaşanmışlık değil.

Bugün, aynen dün olduğu gibi ve yine yarın olacağı gibi Adatepe’de tekrar tekrar yaşanacak.

***

Reklamlar

Yedi Not: Alaçatı Sokakları

Alaçatı - Köşe

  1. Hacı Memiş sokakta gece gezintisi.Ne kadar geçmişi var bilmiyorum ama daha önce bu sokağa hiç uğramamışız.  Sanırım Alaçatı’nın en sosyetik sokağı burası. Yıkıntı bir köy evinin bahçesine kurulmuş restoran ise sokağın zirvesi. Gecesinde bu denli baskın sokağı gündüzünde tanımak mümkün değil. Gün doğdu mu sokak uykuda…
  2. Mekan isimleri çoğunlukla Türkçe seçilmiş.Neden böyle tercih edilmiş? Mekan isimleri çoğunlukla Türkçe. Ne güzel. Cumbalı Avlu, Tuval, Keyifte, Eflatun, Rengarenk vs…
  3. Veli Usta’da dondurma.Benim tercihim burası. Klasik damla sakızlı dondurmasına ilave bal badem. Serinlik ve lezzet bu.
  4. Çay Ocağı.Arabayı park ettiniz, değirmenler tarafından Alaçatı’ya giriyorsunuz. Ama yürüyüşe başlamadan evvel ‘çay ocağı’nın tahta sandalyelerine oturup demli bir çay içmekte fayda var. Sonra nasıl olsa sokaklar sizin.
  5. Damla sakızlı un kurabiyesi ve lor peynirli portakallı kurabiye.İnsan kalabalığının arasında seyrederken, Kumrucu Kale köşesinde bir mola vermek de mümkün. Fil stüdyosu tadında bir köşeyi izlerken, damla sakızlı un kurabiyesi ve lor peynirli portaklallı kurabiyeleri tatmak ne güzel. Yanında yaz sıcağının ferahlatıcısı ev yapımı limonata.
  6. Müzikler birbirine karışmıyor.Meyhaneler, restoranlar, ıvırlar, zıvırlar… her biri kendisinin şarkısını veriyor müdavimlerine. dış duvarlarına tutturulmuş bir hoparlörden sınırlı bir şiddetle o mekanın müziği. Bir diğeri onun müziğinden habersiz.
  7. Sokak sonunda bir köy evi ve sokağı izleyen çift.Alaçatı’nın her biri muhtemel ki en profesyonel mimari tasarımcıların elinden çıkmış mekanları ile dolu sokak tam da burada bitiyor. Solda bir köy bakkalı. Ve sokağın bittiği noktada döküntüsü ellenmemiş  tek katlı bir köy evi. Bahçesinde ince demir ayaklı bir masa. Masada oturan atletli bir adam. Yanında karısı. Bahçesine gerilmiş ipte asılı çamaşırlar. Adamın terliğinden çıkmış ayağı sandalyede, diğeri yerde… Elinde çay bardağı, sigarası küllükte, “sen bende son bulacaksın Alaçatı” dercesine uzun sokağa derin derin bakıyor.

***

Paris’te An’lar…

Belki bir devri değiştiren Fransız İhtilali‘nin  mekanı Paris, belki de en romantik filmlerin en romantik sahnelerine ev sahibi olmuş bir şehir.

Sanırsın ki “ekmek bulamazlarsa pasta yesinler” diyen Marie Antoinette, ihtilalin atlı arabasında saçları kazınmış bir vaziyette Concorde Meydanı‘na getirilmiş ve başını giyotinin altına uzatmış veya sanırsın ki Midnight in Paris’in çekimlerinde Woddy Allen ve fonda Eyfel Kulesi; taş sokaklar arasından başka bir atlı araba çıkıvermiş…

Montmarte tepesinde bir köşe cafe’de kahvemizi yudumlarken dar sokakların birisinden Amelie çıkıveriyor! Picasso mekanı çoktan terk etmiş, günümüz ressamlarından birisine tablomuzu yaptırıyoruz. Ben, sevdiğim ve Amelie. Sacra Coure kilisesinin çan kulesinden Amelie’nin en güzel soundtrackleri çalıyor peş peşe. Kahvenin son yudumunu Moulin Rouge‘a yani kırmızı değirmene içiyoruz.

Sonra aşağılardan bir yerden, Sen Nehri kıyısından,Victor Hugo sesleniyor. Etrafımızı çeviren siyahi Fransızlar ile birlikte metronun karanlığında yöneliyoruz Hugo’nun çağrısına. Adaya çıkıyoruz. Gotik mimarinin şaheseri Notre Dame Kilisesi’ne ulaşıyoruz. Quasimodo ürkek bir şekilde misafirlerini karşılıyor. Sonra, Esmeralda‘nın güzel ellerinden su istiyor. Onları da yanımıza alıp adayı ana karaya bağlayan sanat köprüsüne (Pont Des Art) gidiyoruz. Seyyar satıcılardan aldığımız bir kilidi onların ismi ile köprünün korkuluklarına kilitliyor ve anahtarını nehrin sularına bırakıyoruz. Belle!

Yine yollara düşüyoruz, bu sefer Prof.Langdon‘a ulaşmaya. Piramidin dibinde sözleşmişiz ya bizi bekliyor. İtalyan, Fransız ve İspanyol ressamların tablolarının arasından, Venüs‘ün kolsuz bedenine dokunarak, Hammurabi‘nin kanunlarından faydalanarak, III.Napolyon’un misafir salonunda soluklanarak ilerliyoruz Louvre‘nin koridorlarında. Nihayet Leonardo Da Vinci ile buluşuyoruz. Şaheserim diyor ve bize Mona Lisa‘nın hüzün mü mutluluk mu, ne ifade ettiğini bilemediğimiz o tablosunu gösteriyor.

 

Biz müzedeyken dışarıdan ihtilalin ayak sesleri geliyor. Her şey o kadar hızlı gelişiyor ki biz Concorde Meydanı‘na ulaştığımızda Kral XVI.Louis‘in kafası vücudunu çoktan terk etmiş oluyor. Elinde kralın kafası Danton halka sesleniyor.

Sonra devrim meydanı giyotinlerden temizleniyor, iki güzel havuz yerleştiriliyor. Uzun da bir cadde meydandan Zafer Takı’na doğru uzanıyor. Yürüyoruz bu caddeyi. Ona eşlik eden lüks dükkanlar… Oysa kaldırımlar, tek bir ses eşliğinde Edith Piaf söylüyor. Non, Je Ne Regrette Rien. Arabalar duruyor, arabalar hareket ediyor. Kaldırımlar Edith Piaf söylüyor. Champ Elyses (Şanzelize) La Vie En Rose diye bağırıyor.

Caddelerin sesini geride bırakıyor ve Sen Nehri üzerindeki en güzel köprüye, Pont Alessandre’a yöneliyoruz. Nehir aşağıda umarsızca akıyor ve köprünün ayağında Parisien’ler gün batımına kadeh kaldırıyorlar. Heykelleri aydınlatan ışıklı direkler, palmiye ağacı tadında ardı ardına diziliyorlar. Fonda Eyfel. Bu köprüde saatler geçer.

Ve de Eyfel. Hemen önümüzde şimdi. Trocadero’dan ona bakıyoruz. Güneş kayboluyor hava alacakaranlığa dönüyor. Sonra daha da kararıyor. Napolyon’un Paris’ini gecenin bu vaktinde Eyfel’in ışıkları aydınlatıyor. Onu izleyen yüzlercesi, yüzlerce flaş ile onun ışığına ışık katıyor. Sanırsın ki kulenin buraya dikildiği o anda, ihtilalin yüzüncü yılındayız…

Zaman hızla geçiyor ve gün güneşleniyor. Eyfel’in gölgesi Mars Meydanı’nın çimlerine düşüyor. Oraya uzanmış yüzlerce Parisien’e el sallıyoruz şehrin simgesinin tepesinden.

El salladıkça uzaklaşıyoruz… El salladıkça uzaklaşıyor Paris.

***

 

Sandalyeler Denize Çevrili

 IMAG0061

Anne, baba ve iki kız…

İlk kez birlikte yola çıkıyoruz, ilk kez arabamızın bagajını hafta sonu tatili için, bizim için dolduruyoruz, ilk kez koca bir hafta sonunu evimizden uzakta yalnız (dört başımıza) geçireceğiz.

Bahardayız ama hava kararsız. Bir güneş açıyor, bir yağmur geçiştiriyor. Olsun, yine de tatil tatildir. Cunda’nın taştan sokaklarında arabamızı otelimize doğru sürüyoruz. Motorlu arabayı sürmek kolay da bu yollarda bakalım bebek arabalarını nasıl ilerleteceğiz!

Yaklaşık bir saat sonra bir bebek arabası bende biri annede, Ziya Bey Konağı’ndan aşağı doğru salınırken tangır tangır, anlıyorum ki kızlar memnun, sarsıntı hoşlarına gidiyor. Sahile varıyoruz ve sarsıntı bitiyor.

Cunda nispeten sakin, Taş Kahve’nin mutlu eden masalarından birisine oturuyoruz. Deniz dingin, sandalyeler denize çevrilmiş. Maviyi, esintiyi ve yakamozu keyifle yaşayalım diye…Tepsilerde çay; şans işportacısı ‘alsana be’ diye müşteri çağırıyor. Anne mutlu, kızlar mutlu; ben neden olmayayım ki…

IMG_3170

Bir anda bastıran yağmur, bizi kısa bir süre şemsiyelerin altına hapsediyor. Sonra yeniden açık havadayız, sokaklarında dolaşıyoruz Cunda’nın; güneş tekrar gösteriyor kendini, balıkçı ağlarını hazırlıyor; Nil uyuyor, Ela uyuyor, esinti bazen var bazen yok, sonra kızlar uyanıyor, şapkalarını çıkarmak istiyorlar, anne izin vermiyor; sağa sola tanımadık simalara gülüyorlar, mutlular, tatilin ne olduğunu bilmiyorlar henüz ama tatile gelmiş olmaktan mutlular.

Rengarenk şemsiyeleri ile köşesini Karadeniz Pastanesi’ne teslim etmiş sokak Cunda’ya gökkuşağı sunuyor. Sokakta bir renk cümbüşü, kırmızı vosvos görüntüyü bütünlüyor.

Cunda’ya bahar tam bu köşeden doğuyor. Nil ve Ela, bahara ilk kez gülümsüyorlar.

 IMG_3390

***

Kiremit Rengi Bologna, Tortellini ve Neptün

Kiremit rengine bürünmüş bir şehir Bologna. Yüzyıllar önce inşa edilmiş ve sanki bir daha da hiç dokunulmamış bir his bırakıyor onu gezenlerde.

Dar bir sokakta, mavi şeritle çizilmiş bir alana arabayı park ediyoruz. Maviye park ettiysek içimiz rahat.

Hemen yanı başımızda bir levha: Osteria Buca della Campane. İsmen tarihi XIII. yy dayanan bir osteria burası. Osteria kelimesi köken itibariyle latince hospite’ye dayanıyormuş. Yani konuk… Osteria da aslen şarap içilen, ve günümüzde yemek de yenilen yer anlamında; konukların ağırlandığı mekan oluyor.

İçeriye girdiğimizde aslında bir mahzene iniyoruz. Ortaçağdan kalma havasını fazlasıyla hissettiriyor. Tahtadan masalar ve sıra şeklinde oturma yerleri. Loş bir ışık, duvarlarda bizi Avrupa’nın görece karanlık orta çağına götüren figürler, bir köşede özel akşamlara eğlence olan müzisyen köşesi…

Bologna, yemeğin kenti, makarnanın kenti. Bizim mantımızı anımsatan, bolonez soslu, peynirli, tortellini con ragù seçimim oluyor. Aslında etli birşeyler yemek niyetim fakat prosciutto (domuz) olmayan bir menü bulamayınca peynirli seçimde kalıyorum. Yine de seçimim muazzam bir lezzete dönüşüyor.

(Tabaklarımıza altlık olan kağıttan örtülerde o an hoşuma giden şu cümleleri okumuştum: “hiç kimse izlemiyormuş gibi dans et/hiç kimse dinlemiyormuş gibi şarkı söyle/hiç incinmemişsin gibi sev/her gün son gününmüş gibi yaşa”)

Karnımızı doyurduktan sonra şehri gezmeye başlıyoruz.

Motorlu trafikten arındırılmış sokaklarda gezmek her zaman güzel ve daha da güzeli motorluların önceliği yayaya verdiği yollarda gezmek…

Karşımıza ilk çıkanlar la due torri/iki kule oluyor. Pisa kadar ünlü olamamış belki ama bunlardan bir tanesi de yana yatık. 600’ü aşkın basamaklarını adımlayıp zirveye çıkmak ve kiremit rengine bürünmüş şehri gezmek muhakkak ki güzel olacaktı ama kış günlerinin bize bıraktığı kısa zamanı zeminde değerlendirmek adına ve bir de galiba basamak sayısı gözümüzde büyüdüğü için zirveye çıkmıyoruz. Bir de benim şehirleri kulelerden değil de tepelerden izleme merakım sanırım bu karara etken oluyor; Bologna için onu tepeden izlemenin fiyaskoya dönüşeceğini bilmeden…

Le due torri’den bizi şehrin en büyük meydanı olan Piazza Maggiore’ye götürecek geniş ama kısa Via Rizzoli’yi yürüyoruz. Hareketli, şehrin diğer sokaklarına nispeten modern mimaride bir cadde Via Rizzoli. Bologna’nın simgesi Fontana del Nettuno/Neptün Çeşmesi’ni gördüğümüzde meydana gelmiş oluyoruz. Eski Roma’da denizler ve depremler tanrısı olarak bilinen Neptün, Yunan mitolojisinin baskın çıktığı dönemde ismini Poseidon’a bırakmış. İtalya için ise halen Neptün.  

Bologna’nın meydanlarında diğerleri gibi etrafı izleyip fotoğraf çektikten, dar ve pastel rengi eskimiş  sokaklarında yürüyüş yaptıktan, bir köşe başını mesken tutmuş bol objeli barında caffe lungo içtikten sonra şehri tepeden izlemek için Santuario della Madonna di San Luca mabedine gidiyoruz.

Zirvedeki bu mekana, o uzun ve yorucu tepeyi yürüyerek çıkan insanlar görüyoruz. Maksat spor yapmak mı, yoksa pazarın onlardaki kutsallığında maksat bulmak mı, yoksa güneşin portakal rengine bürünmüş son demlerini zirvede izlemek mi niyetleri, bilemiyorum. Fakat bizim niyetimiz belli, Bologna’nın kiremit rengini bütün güzelliği ile görmek… Maalesef burası şehri izleyecek bir mekan değilmiş, eğer ki mabedin onu gören bir odasına(eğer var ise) geçecek bir yetkiniz yoksa!

Kilise gezmek bende bir heyecan yaratmadığı için Bologna’nın son uğrak noktası hayal kırıklığı ile sonuçlanıyor, damağımda caffe lungo’nun sert tadı halen duruyorken… Arabaya atlıyor ve bizi tangenziale‘ye ulaştıracak yeşil renkte tabelaları takip ediyoruz.

***     

Küçük Bir Başkent: Bern

Bern_İsviçre_05

İsviçre, Avrupa’nın sosyoekonomik olarak en gelişmiş ülkelerinden birisi. İleri seviye hayat standartları, halkını o kadar memnun bırakmış olmalı ki Avrupa Birliği’ne üye olmayı dahi düşünmemiş, referandum ile dışında kalmayı tercih etmişler.

AB için gerekli Schengen vizesi İsviçre için yeterli fakat resmi para birimleri Frank. Yine de Euro bölgesi ile çevrili olmak, yer yer Euro kabulünü de mümkün kılmış.

İtalya’dan İsviçre’ye geçerken, muhteşem doğayı arkada bırakarak, deniz seviyesinden yaklaşık 1900m yükseklikteki Grand Saint Bernard tünelini kullanmak gerekiyor.    

Bir müddet sonra İsviçre otobanlarına giriyorsunuz, levhalar Fransızca oluyor. Montrö, Fransızca konuşuyor; bir kıyısını Montrö’ye ayıran Leman gölünün diğer kıyısı Fransa… Bern‘e doğru yol alırken, bir anda levhalar Almanca’ya dönüyor. Artık ülke Almanca konuşmaya başlıyor.

Nüfusu kendisinden çok birkaç şehir olsa da Bern, İsviçre’nin başkenti.

Aare Nehri, Bern’in eski şehrini bir U gibi sarıyor. Merkezdeki tarihi saat kulesinden gezintiye başlıyoruz. Saat kulelerinin şehirlere verdiği ruh, özellikle Avrupa’da bir başka… Meraklısı da bir o kadar çok.

Sırtımızı saat kulesine verip iki tarafımızı omuz omuza vermiş taş binaların sardığı caddeden nehre doğru yürüyoruz.

Kaldırım taşları ile döşenmiş yollar tabi ki insanda trafiğe kapalı yol zannı veriyor. Nihayetinde bizdeki adı ‘kaldırım’ taşları… Fakat yayaya ait alanın nerede bittiğini bilmeden yürüdüğümüz yolda zaman zaman belediye otobüslerine yol vermek zorunda kalıyoruz.

Bir şehrin medeniyet seviyesi kaldırım yüksekliğinin tersi ile orantılı, sahibi meçhul deyişini hatırlıyorum…

Caddenin boyunca ortasına, belirli aralıklarla çeşmeler dikilmiş. Her biri teması farklı heykeller ile süslenmiş. İnsanın içinden onları bir fotoğraf karesine gömmek geliyor.

Nehri farklı noktalardan köprüler kesiyor. Onlardan en eskisini, Ayı Parkı’na (Bärenpark) giderken görüyorum. Nehir tam da onun altından viraj alıyor ve bir tarafına eski şehri bir tarafına da o şehri izleyecek yüksek tepeleri bırakıyor.

Bern Ayı Parkı, nehre inen bir yamaca yapılmış.

Çok fazla ziyaretçi alıyor. Çitlerle çevrelenmiş doğal ortamda gezinen ayıları ya tepeden ya da nehrin kıyısına inerek izlemek mümkün. Ayı, Bern’in simgesi. Bir rivayete göre şehrin ismi de Almanca ‘ayılar’ anlamına gelen ‘bären’ kelimesinden geliyor.

Bern’e gitmeden önce nette gördüğüm fotoğraflardaki manzarayı görecek bir tepe arıyorum.

Omuz omuza vermiş, yüksek eğimli koyu kırmızı çatıları ile eski binalar, onu çevreleyen Aare Nehri ve tam merkezden yükselen Katedral…

Gül Bahçesi’ne (Rosengarden) doğru yol alıyoruz. Patika yolda ilerledikçe durup şehre bakıyorum. Her yükseklik onu izleyecek ayrı bir tat veriyor. Ve Gül Bahçesi’ne, şehri görebileceğim en yüksek noktaya ulaşıyorum.

Bir şehrin onu izleyebilecek bir tepesi var ise her şey daha güzel oluyor, bir kez daha anlıyorum.

***

Como’da Bir Kısa Gün

IMAG1014

Bulutlar çekilse ve güneş yüzünü göstermiş olsa idi, gölün ortasından seyrettiğim manzara çok daha güzel olacaktı. Yeşile boyanmış tepeler, zengin görünümlü villalar ve rüzgar…

Dümende bulunan adam bize villaları tanıtıyor. Her gördüğümün öncesinde, yıllar öncesinin bir Fiat reklamında onu Como Gölü kıyısında koşarken hatırladığımız hayal meyal anı ile işte bu George Clooney’in olsa gerek desem de bir türlü beklediğim o ismi duyamıyorum.

Ama onu duyana kadar ismi anılanlar yetiyor. İşte bu Sopphia Loren’in, işte bu Chicco’nun… İşte bu Madonna’nın sürekli kaldığı otel.

Rüzgar, ayağa kalktığımda daha bir sert vuruyor. Temmuzun başında, Como’da bulutlu ve rüzgarlı bir öğlen vakti, 5€ vererek bindiğimiz tekne ile göl gezisi yapıyoruz.

Tekneden inip sola dönüp fünikülere doğru yürümek gerekiyor. Güzelim haziran kokusunu temmuza taşıyan ıhlamur ağaçlarının arasında yürümek bu göl kentine ayrı bir keyif katıyor.

Füniküler bizi yaklaşık 700m lik bir ray yolculuğu ile Como’yu 500m yüksekten seyredeceğimiz Brunate’ye taşıyor.

Espresso içebileceğiniz bir kafe, küçük meydanda bir kilise, hediyelik eşya dükkanları, dar sokakları yürürken karşılaştığım kırmızı Fiat500 ve Como Gölü. Kısa bir gezinti sonrası tekrar göl kıyısına iniyoruz.   

Öğlenin sonrasında, vakit Türk topraklarında ikindiye, Como’da beş çanına dönerken güneş yüzünü gösteriyor.

Como gözümde yeniden doğuyor. O güzel gölü ve onu çevreleyen doğasını, yeşillere bürünmüş bir parkın göle sıfır noktasından izliyorum.

Güneş Como’nun sularında parıldıyor, parıldıyor…

***

Rüya Gibi Bir Ada: Santorini

Y 654

Cruise gemimiz Ege’nin mavi sularında yol alırken kaptanımız tüm yolcuları güverteye, Santori’nin mükemmel manzarasını izlemeye davet ediyor.

Tam karşımızda bıçakla kesilmişçesine bir uçurum ve uçurumun tepesinde beyaz bir tebeşirin çizdiği hat. Mesafe uzak, bu beyaz çizginin yan yana dizilmiş evler olduğunu anlamam için biraz daha yaklaşmak gerekiyor.

Santorini çok eski zamanlarda bütün bir ada iken büyük volkanik patlama sonucu parçalara ayrılıyor. Büyük bir toprak parçası denize gömülüyor ve geriye bir büyük iki de küçük ada kalıyor. Bir hilal şeklinde belirmiş büyük ada ve o hilalin iç kısmında iki küçük adacık…  

Gemi limana yanaşamıyor, açıkta demir atıyor ve daha küçük gemilerle kıyıya varıyoruz. Kıyıda bizi bekleyen otobüslere biniyor, kıvrıla kıvrıla ve mavinin keyfini çıkara çıkara tepeye doğru ilerliyoruz.

Adanın diğer tarafında sahiller bulunuyor. Santorini’nin denize girilen bölgeleri o tarafta.

Biz adanın Yunan ana karasına bakan ucuna, Oia kentine doğru gidiyoruz. Ve az sonra, gövdesi beyaz çatısı mavi boyalı evlerin arasındayız.

Mavi ve beyaz, Yunanistan bayrağının renkleri. İlginçtir, askeri darbe ile yönetilen 70li yıllarda, cunta kararı ile binalarda mavi ve beyaz renk haricinde bir rengin kullanımına izin verilmemiş. Bir askeri darbenin sürpriz güzelliği(!).    

Yaklaşık bir saat önce gemiden bakarken beyaz bir hat olarak gördüğümüz evlerin arasındayız şimdi.

Muazzam bir güzellik var. Böyle bir manzarayı nerede izledim, hatırlamıyorum. Şirin mimarili binaları renklendiren mavi ve beyazın güzelliğini mi izlemeli yoksa evler arasından bulunan her boşluktan, güneşin yansıması ile mükemmel bir görsellik sunan denizin manzarasını mı?

Evler yan yana, alt alta, denize yönelerek dizilmiş. Hiçbir fotoğraf karesi o gördüğümüz güzelliği gösteremez, öyle hissediyorum. Ada, deniz, gemi, mavi çatılar, beyaz binalar…   

Santorini, gecesini göremediğimiz, gündüzüne doyamadığımız… 

***

Yedi Tepeli Atina’da

Tarihin en eski şehirlerinden birisinde, Atina’dayız. Türkçe konuşan Yunan bayan rehberimiz bu şehrin de İstanbul gibi yedi tepeli olarak anıldığını söylüyor. Muhtemel ki aynen İstanbul’da olduğu gibi tepeleri saymak bizi yedi rakamına götürmeyecek. Şehir aynı tonda renklere boyanmış binalar ile dolu. Kirli bir beyaz veya gri ile sarılmış bir şehir.

Çevreyolundan şehir merkezine doğru ilerlerken, çok uzak bir noktada stadyum vari bir yapıyı görüyorum: 2004 Olimpiyat Stadyumu.

Yunanistan 2004 olimpiyatlarından ekonomik yönden umduğunu bulamadığı gibi atıl kalan tesisleri ile de içinde yaşadığı krize bir gerekçe oluşturmuş. ‘Euro’ya geçiş bize yaramadı’ diyor rehberimiz, ‘2004 Olimpiyatları da…’

Bir yandan Atina tarihini dinlerken diğer yandan Yunan hükümetlerini ve yaşadıkları ekonomik krizi dinliyoruz. Belli ki fazlasıyla mağdurlar ve sanki krizi ve gerekçelerini mahcup bir eda ile anlatma gereği hissediyorlar.

Foto_Atina_896     Foto_Atina_860

Çocukluğumda onu her ekranda görüşümde “neden Anıtkabir’in aynısı Atina’da da var?” diye merak ettiğim Akropolis… İşte orada, şehrin merkezinde, düzlüğü en bol Atina tepesinde duruyor. Sıcak bir öğle vaktinde, tarihin en eski kentine doğru yürüyoruz. Bir cephe tadilat halinde, diğer cephe ise benim onu tanıdığım görüntüde…

Akropolis ‘yüksek şehir’ demek. Üniversite son sınıfta aldığım museology seçmeli dersinde öğrendiğim ilk kelime bu idi (kanatlı at Pegasus’tan hemen önce). Akropolis dendiğinde benim aklımda yer eden yapı ise tapınak.

Foto_Atina_916

       Foto_Atina_920

 

 

 

 

 

 

 

 

Osmanlı döneminde cephanelik olarak kullanılmış. Cenevizli savaşçılara hedef olunca, tarihi miras kaybolmasın diye ibadethaneye (mescid) çevriliyor. Rehberimizin ifade ettiğine göre Atina, Osmanlı döneminde bir nevi sürgün yeri. Çok itibar görmüyor ve bu bölgenin paşası, Yunanlı rehberimizin Türkçe tanımlamasıyla, “en talihsiz paşa” olarak anılıyor.

Foto_Atina_907      Foto_Atina_874   

Küçük yüz ölçümünde olan modern Atina‘nın merkezini yürüyerek dolaşmak mümkün. Televizyon ekranlarında sıkça gördüğümüz Parlamento Binası önünde meçhul asker anıtı ve mezarı bulunuyor. Turistler palamento önünde mavi-beyaz renkte kıyafetleri ile nöbet tutmakta olan Yunan askerleri ile fotoğraf çektirme telaşında bekleşiyorlar. Gerçi biz de turistiz ya! Daha meraklılara bu işi bırakıyoruz.

Foto_Atina_856

Plaka, Atina merkezinin meşhur bir eğlence mekanı. Orjinal bir görüntüsü yok aslında, yine her zamanki gibi hediyelik eşya dükkanları yoğunlukta. Bir de taverna dedikleri restoranlar. Fedonlar, Haykolar ile biz Taverna’yı eğlencesi bol, tabakların kırıldığı müzikli mekanlar olarak tek tipleştirmişiz ama Yunanistan’da her tür restoran taverna.

Biz otobüs ile gitmiş olsak da 1896 yılında tarihin ilk modern olimipiyatının düzenlendiği Panathinaiko Stadyumu‘na Plaka’dan yürüyerek ulaşmak da mümkün. Tamamı beyaz mermerden yapılmış stadyumu seyretmek ve antik çağlardan günümüze ulaşmış bu yapıdan bir hatıra fotoğrafı almak gerek.

Krizin etkisi ne kadar bilemiyorum fakat Yunanistan’da hediyelik eşyalar nispeten uygun fiyattalar. Üstelik Akropolis’İn simgelerinden oluşan bibloların üzerinde “Made in China” yazmıyor; “Handmade Greece” Yunan el yapımı notu ile satıyorlar. Takdir ediyorum.

*

Foto_Atina_893

Onlar bizim için karşı kıyı komşularımız.

Yıllarca birlikte yaşadık sonra ayrıldılar. “Megalo Idea” ları vardı… Topraklarımızı işgal ettiler, savaştık, denize döktük. NATO’ya girmek istediler, önce giren olarak biz itiraz etmedik, girdiler.

AB’ye girmek istedik önce giren komşumuzdan her daim veto yedik. Her ne kadar Türk-Yunan dostluğu cümleleri kurulsa da bürokratik meydanlarda çok da iyi geçinmeyiz.

Ama, o kadar çok benzeşirmişiz ki… Yemekler ismen bile aynı, tatlılar kim kimden aldı bilmiyorum. Sirtaki yapıyorlar, fonda çok bilindik Zorba müziği ile… İyi de bizim Egeli Efeler’den farkı ne? Otobüs şoförünün bıyıkları Memduh abininkinden farksız…

Öyle ya, İstanbul’u alan Fatih, artık “Kayser-i Rum olarak bilineyim” dememiş miydi?

Ya onlar bizden, ya da biz onlardan ala ala benzeşmişiz.  

***

Safranbolu’da keyifli bir akşam

Bir yıl sonra yeniden Safranbolu‘dayız. Planlı bir ziyaret değil aslında, geçerken uğradım kıvamında olacakken uğramışken kalayım moduna geçti.

Gecesinde misafir olacağımız Hatice Hanım Konağı‘nın tavsiyesi ile Safranbolu akşamında Arasta Kahvesi‘ne gidiyoruz. 

Her daim referansım TDK sözlüğü ‘arasta’ kelimesi için diyor ki: “çarşılarda veya alışveriş bölgelerinde aynı işi yapan esnafın bir arada bulunduğu bölüm.”

Kahvehanesi ile bize evsahipliği yapan bu çarşı 1661 yılından kalma ‘yemeniciler arastası’. Buradaki yemeni de bizim bildiğimizin aksine bir çeşit ayakkabı.

 

Zemini taşlar ile döşenmiş daracık iki sokağı birleştiren köşede kahvemiz. XVII. yüzyıldan kalma bu mekan günümüzde Arasta Boncuk Kahvesi ismi ile işletiliyor. 

İki sokağın birleştiği köşede meydancık’a dönüşen alanda bir asma ağacı, ağacın altında kırmızıya boyalı demirden masalar ve sandalyeler, dükkanın duvarına yaslanan sedir koltuklar…

Biz oturmak için sedirleri seçiyoruz.

IMG_9878IMG_9883

 

IMG_9895

IMG_9902

IMG_9941

IMG_9944

IMG_9949

IMG_9993

Ağacın altında, büyükçe bir tencere içerisine yerleştirilmiş közler üzerinde kıvamına gelmeye çalışan kahveler mekanın özel ürünü.

Her bir kahve ona özel cezveler ile hazırlanıyor, bakır tepsilerde su, karadut şerbeti ve asma yaprakları ile servis ediliyor. Cezve de kahve sonlanana dek, o estetik sunuma masamızda eşlik ediyor.

Bu sunum ortama öyle güzellik katıyor ki kahvemiz bittikten sonra toplamak isteyen garsona “biraz daha kalabilir mi?” ricasında bulunuyorum.

Foto_Arasta_Kahvesi_01IMG_0095

IMG_9872

İlerleyen vakitte kahvehane doluyor, yer bulamayıp dönenler oluyor. Bağlama, ney, tef ile canlı müzik dinletisi başlıyor. Ekim ayı da olsa havanın hoşluğu, kahvenin lezzeti, sunumun güzelliği ve etrafa mikrofonsuz bir şekilde yayılan halk müziğinin dinlendiren sesi…

Vakit ilerliyor, yılların kahvesinde çay içmeden olmaz. Yine tepside asma yaprakları ve elmalı pasta ile ince belli bardaklarda çay servis ediliyor.  

Arasta Kahvesi‘nde geçen zaman keyfe keyif katıyor. Safranbolu’da mutlaka uğranmalı.

***