Kitaplar Arasında 10. Bursa Fuarı

Ve nihayet kitap fuarı.

Bursa’ya ilk geldiğim 2005 yılı Mart ayında, bu şehirde geçirdiğim ilk haftasonunda, 3.sü düzenlenen bu kitap fuarına katılmıştım. Bu sene 10.su düzenleniyor ve ben her fuarda kitap keyfi ile birlikte Bursa’lı yıllarıma hoşbuldum diyorum.

Yeterli bir kalabalık var ilk günde. Önceki yıllarda, rahat yürünemeyecek, kitaplar arasında rahat gezilemeyecek günleri hatırlıyorum. İlk gün, yine öyle olur düşüncesindeydim ama ferah bir gezinti yaşıyorum. Ve kalabalık, olması gerektiği kadar kalabalık. Daha da az olmasın zaten.

Listem ile birlikte geziyorum. İnternet kitapçılığından oluşturduğum listem, öncelikleri, yayınevleri ve internet fiyatları ile birlikte bana yardımcı oluyor.

Değişen birşey var ki, artık internet fiyatları fuar fiyatlarından daha uygun. Ama yine de kitap kokuları ve kitap dostları eşliğinde keyif yaşamak, o aradaki cüzi farkı telafi ettiriyor.

Kitap imzalatmayı Üniversite yıllarında severdim. Ama nedense şimdi o derece aramıyorum. Ya imzalattığım o kitapların, imzalı sayfalarına dönüp de bir daha bakmamış olmam buna sebep ya da imzalı kitap koleksiyonerliğini anlayamamış olmam başka bir sebep.

Listemde bu yıl farklı tarzlarda kitaplar mevcut. Öykü kitapları var; daha fazla roman var. Biraz daha kurmaca okumam gerekiyor. Öyle istiyorum. Ama yine de tarihi, siyasi kitapları ihtiyaçlarım derecesinde eksik etmiyorum.

Can Yayınevi, Salon 2 girişinde beni bekliyor. Listemde kitapları var. Ama sergi o kadar güzel ki her kitap ‘beni de al’ dercesine karşımda duruyor. İştahı az tutmak gerekli. Önce liste sonra liste dışı.

Önce sesiyle tanıdığım, özellikle Geleceğe Dönüş serisinde Marty’nin sesi ile adeta ezberime kazınan Yekta Kopan’ın sonraki yıllarda aslında edebiyat dünyasında da iyi tanındığını öğrenmiştim. Ödüllü kitabı “Bir De Baktım Yoksun”u alıyorum. 18 Mart’ta imza gününe bekleriz diyor, satıcı. Bekleyecekler.

Benim için bir ilk deneme. Önerilmiş bir öykü yazarı ve kitabı, Mehmet Günsür’den “İçeriye Bakan Kim”, Can Yayınları’ndan aldığım diğeri oluyor.

Doğan Kitap, Yapı Kredi Yayınları, NTV Yayınları, Timaş, Şule, Ötüken, İletişim… Uzun zaman geçirdiğim duraklar oluyor. Yapı Kredi Yayınları önceki yıllardaki kapalı mimarisinden vazgeçmiş ve diğerleri gibi uyguladığı dört tarafı açık tasarımı ile daha gezilesi bir yer olmuş. Beğeniyorum.

Vakit akşama dönüyor. Ayaklarıma sızı iniyor. Ellerimde içi kitap dolu poşetler, belki tekrarına diyerek fuardan ayrılıyorum.

Tüyap, 10. Bursa Kitap Fuarı 10-18 Mart 2012 tarihleri arasında gerçekleştiriliyor. Ayrıntılar için http://www.bursakitapfuari.com/

***

 

 

Leyleklerin Şenliği

Çok gezmenin deyime vurulmuş halidir ya “leyleği havada görmek”; çok gezen birisine hitabımız da sıklıkla bu şekilde olur : “leyleği havada gördün sen”. Çocuk zamanlarından beri gezmeyi seven birisi olarak leyleği havada görmek bana  büyük heyecan verirdi. Sanki leyleği havada gördüğümde gerçekten çok gezecekmişim, diye inanırdım.

Leyleklerin geçiş yeri olmayan bir İç Anadolu şehrinde büyüyünce, leyleği havada görmek de ancak Ege sahillerine yapılacak bir gezi sırasında mümkün oluyordu. Görünce gezemiyordum. Görmem için gezmem gerekiyordu.

Kader bu ya yaşamak, bize leyleklerin göç yollarından birisinde kader oldu. Çocukluk heyecanımız leylekler, bir sıcak ülkeden diğerine giderken Uluabat Gölü‘nün etrafındaki köyleri yurt biliyorlar.

Bu köylerden birisi olan Eskikaraağaç‘ta her yıl Leylek Şenliği düzenleniyor. Geçtiğimiz haftasonu  7.si gerçekleştirildi. Aynı zamanda köy, Avrupa Tabiat Mirası Vakfı (www.euronatur.org) tarafından 2011 yılı Avrupa Leylek Köyü olarak da seçildi.

İlk olarak iki yıl önceki festivale katılmıştık. Gerçi ilkinde leylekleri çağırmadıkları için biraz bozulmuştuk (!) ama bu yıl hep beraber festivaldeydik.

Bursa’dan İzmir’e doğru yola çıkıyor ve yaklaşık 35km sonra Eskikaraağaç Köyü levhasının bize sağ tarafı işaret ettiğini görüyoruz. Ama biz sola dönüyoruz!

Doğru bir levhanın yanlış yere konulması mı, yoksa başka bir hata mı, bilemiyoruz.

Köy meydanı şenliğe hazır bizi bekliyor. Yanyana ve karşılıklı çadırlar kurulmuş. Her bir çadır farklı bir sunu ile bizi karşılıyor. Peynirli gözleme, patatesli gözleme, ıspanaklı gözleme, lokma. Her biri ayrı çadırda ve her çadırın üzerinde levhalar ile sunulanlar belirtiliyor.

Beyaz giyinmiş, beyaz başörtülü teyzeler güzel bir iş bölümü ile çalışıyor; birisi hamuru açıyor, bir diğeri içerisini dolduruyor ve ötekisi sac üzerinde pişiriyor.

Macun ve dondurma satan bölümleri de sayarsak her festivale özgü olması gerekenleri tamamlamış oluruz.

Eski bir okul binası, festivalin merkezi haline getirilmiş. Bina içerisinde leylekler hakkında bir belgesel gösterisi ile köyün leylekler için konak yeri olması adına yapılan çalışmalardan bahsediliyor. Bahçesindeki su deposunun zirvesine çıkıp köyü tepeden izleyebiliyoruz.

Köy sokakları, öğrenciler tarafından pastel boyalar ile yapılmış leylek temalı resimler ile döşeli. Göl kenarında, sandal ile gezinti yaptırmak isteyen köylülerin taleplerine “teşekkür” ile karşılık vererek ilerliyoruz. O esnada bir leylek, süzülerek göl üzerinde beliriyor. Bazen kanatları açık havada hareketsiz durduğunu zannediyorum. Belki de öyle.

Uzun bacakları, büyük kanatları ile bir leylek sandalların arasında geziyor. Sanki bir değerlisini kaybetmiş de onu arar gibi. Çocuk yaşlardan beri havada gördükçe heyecana kapıldığımız leyleği, bu sefer yerde görünce heyecanlanıyoruz.

Taş evler arasından köy içerisine doğru yürüyoruz. Bir elektrik direği üzerinde, dişi kuşun yaptığı yuvada leylekleri görüyoruz. Sonra bir diğerinde. Bazen bir minarenin en tepesinde, bazen bir evin bacasında…

Beton zeminde gezen terliklerin çıkardığı gibi “tak tak tak” tonunda sesler duyuyoruz. Uzun gagalarını açıp kapatarak bu sesi çıkarıyorlar.

Nitekim leyleği havada görüyoruz. Hadi hayırlısı.

***

Kocayayla’dan Baraklı Göleti’ne

Deniz seviyesinden 1215m yükseklikte, Kocayayla’da otobüsten iniyor ve bizi uzun bir yürüyüşe çıkaracak ilk adımı atmak için hazırlanıyoruz. Ben, 93 kişilik ekibin eş durumundan tanıdık gönüllü bir katılanıyım.

Kocayayla Osman Gazi’nin otağını kurduğu bir mekan. Bursa’nın fethi öncesi hazırlıklar ve bir rivayete göre de Orhan Gazi ile Nilüfer Hatun’un düğünü bu yaylada yapılmış.


     

Biz mayıs ayını yaşıyor olsak ve koca yayla yeşile bürünmüş zemini ile bize mekan olsa da Uludağ kar altında önümüzdeki manzara oluyor.

Yavaş yavaş ormana doğru yürüyor ve bizi bekleyen bilinmeze meraklı adımlar atıyoruz. Kısa bir müddet sonra da etrafımız sadece uzun boylu ağaçlar ile kaplanıyor. Bazen zorlu tepeleri çıkıyor, yerde bulduğumuz sağlam ağaç dallarını kendimize destek yapıyor -profesyonel yürüyüşçülerin demir çubukları vardı-  ve o zorlu tepeleri kolaylaştıran adımları o dallardan aldığımız destek ile atıyoruz.

 

Bazen tepeden aşağı doğru iniyor ve yaşadığımız yorgunluğu yürürken de atabiliyor olmanın keyfini çıkarıyoruz. İlk zamanlarda her yokuş inişin bir rahatlık verdiğini düşünsem de sonradan anlıyorum ki indiğimiz her yokuştan sonrası tekrar çıkmamız gereken bir tepe oluyor.

İlk bahar güneşinin erittiği kar suları küçük çaylara dönüyor ve yürüyüş yolumuzda karşımıza çıkan en sevimli engeller oluyor. Kimisini yüksek taşlar ile oluşturulmuş taşlar ile aşıyoruz kimisini de özellikle kurulmuş ağaç köprüler ile…

Şiddetle akan sular her taşa vurduğunda küçük şelaleler oluşturuyor ve o küçük yükseltilerden her düşüşünde doğanın en güzel sesini oluşturuyor.

Orman yürüyüşü sona erdiğinde geniş alanlar ile yayla evleri bizi karşılıyor. Çayırlar ismini bilmediğimiz çiçekler ile yeşile başka bir renk katarken, ağaçta açan çiçekler Uludağ’ın kar manzarasına aldırmadan bahara koşuyor.

“Kar ve bahar” diyorum.

Sonrasında bir patika yol bizi alıyor ve zannediyoruz ki “tamam”. Ama yaklaşık 2,5 kilometre boyunca yükseliyor, yükseliyor, yükseliyoruz. Sanki hiç bitmeyecek gibi geliyor. Yolun sonunda gördüğümüz her bir dönemeç, bir umut oluyor; “bu son olmalı”. Her dönemeç sonrası başka bir dönemece kadar yükseliyoruz.

Nihayet bir tepeden “Baraklı Göleti”ni görüyor ve çölde suyu bulmuş bir yolcu mutluluğu ile hızlanan adımlar atıyoruz.

Göl, 1265m yükseklikte bize “hoşgeldiniz” diyor.

Sekiz kilometre yürüyüş sonrası bulmak isteyeceğimiz yegane şey “hoş” oluyor.

Şubat’ta 23 Nisan

Bu seferki başka bir Nisan. Sanki birazcık Şubatı barındırıyor içinde. Bir miktar Şubat özentisi var yaşattığı her günde.

Bir açıklama yapılsa; beklenmedik ve radikal bir açıklama ve dense ki “ayları iki ay geri aldık” -paradan altı sıfır atar gibi- “1 Mayıs itibariyle,  1 Mart olarak başlayacak bütün takvimler”. Biz de takvim yapraklarına bakıp, henüz nisan gelmedi düşüncesiyle iç dünyamızı düzenlesek.

Psikolojide altın kuralmış. “İnsan sonucundan memnun kaldığı aktiviteleri tekrarlamak ister”. Bizi muhafaza etmeye yönlendiren de bu olsa gerek.

Nisan ayını biz hep sevmiştik. Sonucundan memnun kalmıştık. Tekrarını istiyoruz, azmedicimiz psikolojimiz.

***

TRT gelenekselleştirdiği 23 Nisan Çocuk Şenliklerini bu sene Bursa’da gerçekleştirdi. Yaşadığımız şehir için bir farklılık ve bir o kadar da güzel bir etkinlik. Geç haberdar olduğumuz bu şölene katılmak için öğle vakti yola koyulduk. Etkinliğin 14’te başlayacağını gazeteden öğrenmiştik.

Eski Merinos Fabrikası’nın yerinde yer alan yeni Atatürk Kongre Merkezi’nde gerçekleştirilecekti bu şölen. Biz gittiğimizde herşey hazırdı. Kapıda “davetiyeniz yok ise giremezsiniz ve zaten salon da dolmuş durumda” diyen güvenlik ekibi de…

Olsun.

Giremeyen diğerleri ile Merinos Kültür Parkı’nın yeşil bahçesinde henüz açan laleri fotoğraflamak güzeldi.

Nostaljik bir duygu ile kağıt helvadan tatmak da…

23 Nisan. Üşüdük. Yine de neşe dolduk.