Suzan Defter

image

Suzan Defter, Ayfer Tunç

Ne gariptir ki “12 Eylül’ün gölgesinde boğulan bir aşk hikayesi”nin anlatıldığı Suzan Defter’i okurken ben, tam da 81.sayfasına gelmişken, 15 temmuz darbe girişimi oldu.

On gün oldu alamadım kitabı elime, bugün bitirmek için tekrar başladım. Sayfa 116, “Tam aşkı tatmıştık, ihtilal oldu. Sokaklarda artık ne inanca ne de aşka yer vardı”.

Mutluluk içinizden fışkırıyorsa, sebepli sebepsiz gülümsemeler ile doluysanız ve artık bu durumu kaldıramayacak seviyeye geldiyseniz Ayfer Tunç okuyun; kederi tam da bağrınızda yaşatıyor! Suzan Defter, birebir…

Ve aynı günü hem erkekten hem de kadından okuyun, yoksa yarım kalır kitap.

***

Yalnızlar İçin Çok Özel Bir Hizmet

image

Yalnız bir adam Mirat Alsan.

Artık kendini yenileyemiyor olması gerekçe gösterilerek çalıştığı üniversiteden emekli olmaya zorlanıyor. Kırk dokuz yaşında.

Onu arada sırada arayan tek insan kız kardeşi. O da yalnızlığına çare olamıyor. Emekli olduktan sonraki ilk iş senelerce hiç değiştirmediği ceketini çöpe atmak ve yerine yeni bir ceket almak oluyor.

Sonra bir ilan görüyor. “Yalnız mısınız?” diye soruyor ilandaki metin. Öyle ise sunduğumuz hizmet tam size göre.

Yalnızların zihnine ölmüş insanları yerleştiriyor bu şirket. Ölmüşler bir beden buluyor, yaşayan da yalnızlığını yeniyor bu sayede.

Zihnine aldığı insanın anılarını, o andaki duygularını, hissayatını da alıyor yaşayan beden. JANUS.

Bir bakıma “Black Mirror” dizisine gönderme bir roman okuduğum. Her şey tam bugüne ait gibiyken çok öte bir kurgu senaryoya ilişiyor ve aslında öz o oluyor.

Kişilik bölünmesi olmasın aslında JANUS’un yaptığı? Yalnızlığınızı sizi başka bir insana dönüştürerek yeniyoruz.

Artık hem sizsiniz hem de başkası.

***

Kırmızı Saçlı Kadın

image

Kafamda Bir Tuhaflık romanını bitirdikten sonra verdiği bir röportajda Pamuk, bir sonraki romanının kısa olacağını söylüyordu. Kırmızı Saçlı Kadın, bir yıl içinde yazılmış ve yayınlanmış o kısa roman.

Romanın bütününe aynı hissiyatla bakamadım. İlk bölüm, kuyucu çırağı Cem’in Öngören’deki (İstanbul’da böyle bir semt var mı bulamadım, aklıma Güngören’i getirdi, o kadar) bir aylık macerasını anlatıyor. Tabi Romanın özü zaten bu bir ay. Cem kitaplara meraklı, daha önce bir kitabevinde satıcılık yapmış hatta edebiyatı öyle seviyor ki ‘Aslında yazar olmak istiyordum’ cümlesi ile başlıyor roman.

Babası 12 Eylül’ün solcularından. Bir var bir yok. Yokluğunun nedenleri belli değil, belki siyasi bir mahkumiyet belki de başka bir kadın. Sebebi her ne ise annesini üzdüğü ve kızdırdığı kesin.

Roman daha önce duymadığım iki efsane üzerine kurgulanıyor. Birisi Batı’dan oğulun babayı öldürmesi (Oidipus), diğeri Doğu’dan babanın oğulu öldürmesi (Rüstem ve Sührab) efsanelerinin romanda ortaya çıkmış hali Kırmızı Saçlı Kadın. Hangisinin Cem’de ortaya çıkacağı roman boyunca sorgulanıyor. Sorgulayan hem okuyucu hem de Cem’in kendisi.

İlk bölümün dili, acemi bir günlük yazarının güncesi gibi. Belki böyle hissetmeme sebep çok fazla peş peşe eylemlerin anlatılıyor olmasıydı. Romanı kısa tutmak istemesinin bir yan etkisi de olabilir bu durum.

İkinci bölümde yazının rengi biraz değişiyor. Sonlara doğru yaşanan polisiye roman tadı da heyecanı bir hayli artırıyor. Katilin muhakkak olay yerine dönmesi, oğulun babayı öldürmesi, babanın oğulu öldürmesi, babanın bilmeden oğlu tarafından öldürülmesi…

Üçüncü bölümde anlatıcı da değişiyor. Bir başka göz bir başka tarz ile ortaya çıkıyor. Artık anlatan Kırmızı Saçlı Kadın ve ilk iki bölümde yaşananları özet bir biçimde onun ağzından dinliyoruz.

Kırmızı Saçlı Kadın, benim için Kafamda Bir Tuhaflık ile aynı zamanlarda İstanbul’un bir başka köşesinde yaşanan başka bir olay. İstanbul’un değişimini benzer bir şekilde anlatıyor Pamuk yine. Şehrin bıraktığı hatıralar onun için önemli. Onların kaybı da yine hüzün verici. Bir kuyu, sadece kalan…

***

Seyrek Yağmur

Seyrek Yağmur

Bu sefer farklı Barış Bıçakçı. Fakat yine de aynı. Olmadı, karar veremedim, ya öncekilerden farklı ya da aynı.

Rıfat, bir kaybeden. Ne diğer kaybedenlerden farklı ne de aynı. Sevgilisini kaybetmiş. Mektubu da gelmemiş. Onun yerine kendisi geçip kendisine mektup yazacak kadar kaybeden. Yılmaz Odabaşı’nın şiirden çıkmış gibi, “Sen kendinin ellerinden tut / Kendine benim için bir gül ver”.

İsmini Oktay koyacağı oğlunu kaybetmiş. Olmuş da kaybetmiş değil, olsaydı ismi Oktay olacak olan oğlunu olmadan kaybetmiş. Onunla kurduğu hayaller bile kaybeden. “Onun da kendisi gibi kadersiz ve şişman olacağını düşünüyor, başarısız ve şişman.”[s.33]

Kitapların arasında kaybolmuş bir akıllı Rıfat. Kitapçı dükkanı var. Bazen ‘deli’ misafirleri. Olmak istediği yer burası değil, belli. Hayatta başka bir anda olmak istemiş, o da belli. Ama burada olma sebebi öyle ki kendi seçimi.

Gitmek ile kalmak arasında karar veremeyen bir kaybeden Rıfat. O nedenle kendini dereye benzetmesi. “Dere: Hep gidiyor ama hep orada. Tam Rıfat’a göre, yani hep gitmek ama hep aynı yerde kalmak.” [s.49]

Anılar kopuk. Bir araya gelmişler ve roman olmuşlar. Ama Barış Bıçakçı bunu ilk defa böyle yapmıyor. Dili farklı. Şimdiki zamanda anlatmaya çalışmış bolca anıyı. İşte bu bazen yoruyor.

Bir de politik kurguya girmeseydi ya keşke. Belki kendisini sorumlu hissetti, belki bir mesaj verme gerekliliği duydu, belki içine büyüdü, belki bardak doldu ama bir Barış Bıçakçı hayranı olan ben onun Gezi’nin neresinde durduğunu romanına yansıtarak vermesini beğenmedim. Ahmet Ümit vermişti ki zaten onu…

***

Dünya Ağrısı – Ayfer Tunç

dünyaağrısı

Bir süredir rüyasında hep Cumhur’u görüyor. Dinozor kılığına girmiş, korkutucu, akıl almaz ölçüde çirkin. Yani otuz küsur yıl önce nasıldıysa öyle.

Uzun yıllardır böyle etkileyici bir roman okuduğumu hatırlamıyorum. Mürşid’in dünya ağrısı tam anlamıyla okuyucu olarak benim ağrım oluyor. Geliyor tam da içime yerleşiyor. Onunla birlikte kaçmak isteyip de kaçamadığı taşra otelinin lobisine hapsoluyorum. Sonra Madenci geliyor yanıma ve geçmişine gizlediği ve ne olduğunu bir türlü bilemediğim ama bir şekilde Mürşid ile birlikte yaşadıklarımızın benzeri olduğunu düşündüğüm acılarının esiri oluyorum.

Öyle karakterler yaratılmış, atmosfer öyle güzel oluşturulmuş, olaylar öyle güzel kurgulanmış…

Verdiği röportajda Ayfer Tunç, dünya ağrısının aslında weltschmerz olduğunu söylüyor. Kitabında da bir noktada buna değiniyor. Şahsen ben, weltschmerz’i daha önce hiç duymamıştım. Felsefeye biraz daha ilgi göstermem gerek sanırım. Yine de bizdeki karşılığı diyor, daha çok melâl. Bir anlamda sebepsiz keder.

İlk otuz sayfa bittiğinde tam anlamıyla romanın içerisindeydim. Ve o otuz sayfayı tekrar okumak istedim. Böylesi daha önce olmamıştı.

Ama dikkat; Dünya Ağrısı bitti içimde bir ağrı bitti.

***

Kürk Mantolu Madonna

Kürk Mantolu Madonna

Kürk Mantolu Madonna’yı alıp okumam bir nevi mahalle baskısının sonucu oldu. Edebiyat dünyasının tatlı mahalle baskısı…

Her dergide okunması gerekenler arasında ve yazılmasının üzerinden yıllar geçmesine rağmen çok satanlar listesinde ilk sıralarda. Bu durum ister istemez merak uyandırıyor ve okuyalım bakalım bu işin sırrı neymiş noktasına getiriyor.

Anlatıcı bir bankada memuriyete başlar ve burada silik yapılı ve diğerleri ile derin ilişkiye son vermiş Raif Efendi ile tanışır. Bu yeni arkadaşın bankadaki tavrı verilen her işi yapmak ve ses çıkarmamaktan başka değildir. Oysa ki Raif Efendi göründüğü gibi olmayan derinlerinde müthiş sırlar ve duygular saklayan belli ki sanatçı ruhunu bastıran ve belki de hayata bir miktar küsmüş bir ‘mahluk’tur.

“Şimdiye kadar tesadüf ettiğim insanlardan bir tanesi benim üzerimde belki en büyük tesiri yapmıştır. Aradan aylar geçmesine rağmen bir türlü bu tesirden kurtulamadım.”

Böyle başlar Kürk Mantolu Madonna ve anlarız ki romanın esas kahramanı anlatıcı değil ve fakat anlatıcıyı bu derinlikte etkileyen bir başkası yani Raif Efendi’dir.

Anlatıcının Raif Efendi ile ilişkisini geliştirmesini anlatan sayfalar sonrasında romanın esas öyküsüne, Kürk Mantolu Madonna’lı yıllara geçiyoruz.

Raif Efendi’nin gençlik yıllarında birkaç yıl sürecek Berlin macerası olmuştur. O yıllarını bir deftere saklamıştır. Bu defteri anlatıcının eline tutuşturur. Amacı o tutkulu yıllardan kurtulmaktır.

Kürk Mantolu Madonna ilk olarak bir resim galerisinde yağlı boya tablodadır.

Tutulur kalır Raif ve resme yansıyan suratı, Maria Puder’i bulur…

Raif Efendi ne kadar içe dönük ise Maria Puder de bir o kadar dışa dönüktür. Bu iki kahramanın baskınlaşan bu karakterlerini yazarın ustaca kurguladığı cümleler ile adeta yaşarız.

Sonu acı bitecek hüzünlü bir aşk hikayesidir Raif ile Maria’nın yaşadığı. Bu şekilde tek bir cümle ile özetlediğimizde bir hayli klişe zannedilebilir anlatılan fakat aksine tam bir özgün yapıttır.

Tutkudur yaşanan ve onu özgün yapan tutkuyu saran karakter analizleridir. Çekingen Raif’in Berlin’e gidişi, Maria Puder ile tanışması, tutkusu, dönüşümü ve ansızın memlekete dönüşü. Önce umudu ve sonra onu kaybedişi… Kaybediş ile birlikte silik bir karaktere bürünmesi. Savaşın çok net olmayan ama tesiri büyük bir şekilde romanda anlatılışı…

Kesinlikle bir baş yapıt. Eğer edebiyat mahallesinde vakit geçiriyorsanız baskısına uyun ve mutlaka okuyun..

Not: Sabahattin Ali’ye ilham veren tablonun aslı olan ve Andrea Del Sarto tarafından yapılan Madonna delle Arpi bugün Floransa’daki Uffizi Galeri’sinde sergilenmektedir.

Madonna delle Arpie

***

Efsane – İskender Pala

Efsane - İskender Pala

Efsane, İskender Pala, Kapı Yayınları, 2013

İskender Pala bütün romanlarını okuduğum sanırım tek yazar. Bu durum onun tarzını çok beğeniyor olmamdan kaynaklanmıyor; galiba her defasında ne yazmış olabilir diye merak ediyorum. Bir de tarihe olan merakım baskın çıkıyor.

Yazdığı kitapların bende bıraktığı etki ise maalesef her yeni romanı ile daha da azalıyor. “Babil’de Ölüm İstanbul’da Aşk” zirveydi. Leyla ve Mecnun’un Fuzuli’de can bulan hikayesi. “Katre-i Matem” o zirveye yakın keyifle okuduğum ikinci romanıydı.

Efsane, Barbaros (barba rossa:kızıl sakal) Hayrettin Paşa romanı olma iddiası taşıyor. Romanın alt başlığı açıkça bunu dile getiriyor.

Anlatıcı ise romanın aslında esas kahramanı: Sidi Can, Seyyid Muradi, Saint Alkala, vs… Belki de ilk kopukluk burada başlıyor. Bir roman kahramanına ve üstelik bu uzun hikayenin anlatıcısına bu kadar fazla isim vermek neden! Yukarıda yazdıklarıma ilave de var. Okuyana kalsın.

Dediğim gibi roman, Barbaros’un değil Alkala’nın hikayesi aslında. Barbaros ise onun gel git dünyasında bir uğrak noktası, satranç partneri…

Endülüs’te dünyaya gelmiş bir Müslüman, Alkala. Toprakların kaybı ile bütün ailesi ortadan kaldırılınca Dejan Ojeda ismindeki bir papaz tarafından himaye ediliyor.

Beatrix, kaderi Alkala ile benzer. El diyarı olmuş Endülüs’ün gizli müslümanı. Nam-ı diğer Billure.

Romanın etrafında döndüğü hikaye, Alkala ile Billure’nin 1511 yılındaki tanışmaları ile başlıyor. Tanışmaları, gizli sevdaları, birbirlerine emanet ettikleri sözler, sırlar ve hediyeler… Sonrasında ayrılış, arayış ve bir türlü bir araya gelememe.

İskender Pala bunu her romanında yapıyor. Sevdalıları ayırıyor ve romanların merak noktasını iki ayrının nasıl bir araya geleceklerine dair kurguluyor. Divan edebiyatı geleneği sanırım ona bu ihtiyacı hissettiriyor. Her roman Leyla ve Mecnun prototipinde. Böyle olunca da etki her yenisinde daha da azalıyor.

İlerleyen sayfalarda, hiç hesapta yokken ve okuyucu olarak bende bu yönde bir beklenti de oluşmamışken, bir anda polisiye tadında bazı öyküler ortaya çıkıveriyor. Esrarengiz cinayetler ve bir seri katil arayışı… Efsane’nin Leyla ve Mecnun tadına bir miktar hareket getiriyor tabi bu durum. Ama bir de bakmışsın, romanın özü oluveriyor.

Muhteşem yüzyılın denizlerinde geçen romanda olmazsa olmaz Andrea Doria.  Şarlken ile Kanuni’nin mücadelesinde, bir tarafın Barbaros’u var ise diğer tarafta Doria…  Küçük çatışmalar ve romanvari atışmalar ile başlayan Barbaros, Doria mücadelesi tarihin en büyük deniz savaşlarından birisi olana Preveze ile sonuçlanıyor.

Barbaros’un içinde yaşadığı yüzyıl tarihin büyük isimlerinin de yüzyılı.

Doria’nın, Şarlken’in, Piri Reis’in kahramanımız Alkala’nın yoluna çıkmasını anlayabiliyorum ve hiçbir garipseme hissetmeden onların hikayesini okuyabiliyorum fakat Anne Boleyn’in Efsane’nin satır aralarında ortaya çıkması fazlasıyla yapay geliyor.

‘Benim tatlı, küçük sincabım’a ne gerek…

***

Bizim Büyük Çaresizliğimiz

bizim büyük çaresizliğimiz

Elini yüzünü yıkarsın. Günlük kıyafetlerini giyinirsin. Dışarı çıkarsın. Sokak esnafına selamını verir hayata akarsın. Bütün yaşananlar sıradandır ama hayatın da tam kendisidir.

Ve bu sıradanlık romandır. Şehir Ankara,  yazar Barış Bıçakçı’dır.

Uzun bir mektup aslında Bizim Büyük Çaresizliğimiz ile okuduğumuz. Geçimini evinde gerçekleştirdiği çeviriler ile sağlayan Ender’in Çetin’e mektubu. İki çocukluk arkadaşı, üniversite sonrasında ise iki ev arkadaşı.

Aynı kıza aşık olmuş iki dost.

Yıllar geçer de o günlerin üzerinden Ender kaleme sarılır ve Çetin’e mektup yazar. Aslında mektup değildir bu ve fakat anlatım bu dilde olunca biz bunu mektup gibi okuruz.

“Ne büyük çaresizlikti Çetin, ne büyük çaresizlik!”

Çocukluk yıllarında iki dosta arkadaş bir diğer isim ise Fikret’tir. O kadar yakınlardır ki onun aile evi Ender ve Çetin’in de sıkça ziyaret ettiği bir mekandır. Ta ki bir trafik kazasında Fikret’in anne ve babası hayatlarını kaybedene kadar.

Çalışmak için Amerika’ya giden Fikret’in iki dostundan isteği kız kardeşi Nihal’in üniversiteyi bitirene kadar Ankara’da, onların evinde kalmasıdır.

Kabul edilecektir bu istek, aksi zaten düşünülemez bile. Nihal iki yıllığında Çetin ve Ender’in evinde kalacaktır.

“İkimiz de, yine lisedeyken hayal ettiğimiz bir şeyi yıllar sonra yaşayacağımızı, aynı kıza, üstelik de daha annesinin karnındayken tanıdığımız bir kıza aşık olacağımızı, kafamızın fena halde karışacağını bilmiyorduk.”   

Hani, insan en yoğun duyguları yaşarken dahi aslında hayatın en sıradan olanları ile de birliktedir ya: Derin bir üzüntü duyduğunda karşı sokaktaki fırından küçük bir çocuk ekmek alıyordur; mutluluğu zirvelerdeyken bir taksi şoförü kaldırımda ilerleyenlerden müşteri kapmak için korna çalmaktadır.

İşte Barış Bıçakçı romanları bana bunu veriyor, bütün duygular sıradanlığın olanca içinde yaşanıyor.

“İkimizi de sayısız kıskançlık nöbeti bekliyordu. Aşağılık hissi. Orta yaş bunalımı. Kooperatif aidatı.”

“Ev kuşuyduk biz. Radyo dinlerdik, çay içip bisküvi yerdik, bu da yetmezdi bisküvimizi çaya batırırdık: gülüşümüzün bütün dişleri tamamdı da gençliğimizin üç dişi eksikti.”   

Ve Ankara… Barış Bıçakçı romanlarının olmazsa olmaz şehri. Onun romanlarında mekan roman ile bütündür. Onu okurken onun anlattığı şehri yaşarsınız. Ve bu şehir hep Ankara’dır.

“Ankara’da “yaşamaya” sen İstanbul’a gittikten sonra başladım. Aslında biraz da buruk başladım! Ortak hatıralarımızla dolu yerlerin hızla değiştiğini görüyordum. Sizin sokaktaki bahçeli evler birer birer yıkıldı, basket oynadığımız park taştan betondan sevimsiz bir konser alanına dönüştü, pazaryerine dev bir bina konduruldu, Cuma Pazarı binanın içine taşındı. Caneriklerine bahar güneşi vurmuyordu! Ne yapalım öyle caneriğini?”

Sadece Ankaralı’nın bileceği ayrıntılar satır aralarına gizlenir. 

“Her şeye rağmen gezip gördükçe Ankara’da sevdiğim yerler oldu… hacı Bayram ve çevresinin kasaba havası. Yenimahalle’nin terk edilmiş sineması, meyhaneler sokağı ve Yeni Huzur Oteli. Subayevleri’nde hissettiğim tatil yeri neşesi, parlaklığı.”   

Bizim Büyük Çaresizliğimiz, en başta da belirttiğim gibi Ender’in Çetin’e hitaben seslenişi.

Bir noktada bu seslenişi ben Ender’in kendisini, olmayan bir arkadaşa çözümleyişi olarak da hissederek okudum. Aslında Çetin yok. Ender ve Çetin aynı kişi… Benimkisi sadece bir yanılsamaydı.

Roman okumayı seviyorsanız ve henüz herhangi bir Barış Bıçakçı romanı okumamış iseniz durmayın, okuyun, eksik kalmayın.

not: Bizim Büyük Çaresizliğimiz, 2012 yılında bir trafik kazası sonrası hayatını kaybeden Seyfi Teoman tarafından sinemaya aktarılmıştı.

***

Cehennem’in En Karanlık Yeri

Cehennem Dan Brown

Dan Brown, Cehennem ile Da Vinci Şifresi, Melekler ve Şeytanlar romanlarının tadını yakalayan bir hikaye yaratmış. Yazarın sanata, tarihe, simgelere olan merakı Cehennem ile üst seviyede yeniden ortaya çıkmış.

Boarding vakti geliyor. Ağır adımlarla sıraya doğru ilerliyorum, biletimi Türk Hava Yolları’nın görevlisine uzatıyorum. Elektronik okuyucuda barkodu okutuyor ve üzerinde 20C yazan kısa kısmı uzunundan kopararak bana uzatıyor.

Uçağın dar koridorunda, üst rafa eşyalarını koymak isteyenlerin engellemeleri ile yavaş yavaş ilerliyorum. Yerime ulaştığımda sırt çantamdan yaklaşık üç buçuk saat sürecek yolculuğumda bana eşlik edecek olan Dan Brown’ın Cehennem romanını çıkarıyorum.

Tüm yolcular tamam. Kemerim bağlı. Cehennem’in ilk sayfasını çeviriyorum.

“Cehennemin en karanlık yeri buhran zamanında tarafsız kalanlara ayrılmıştır”.

Uçağımız İstanbul Atatürk Havalimanı’ndan, İtalya’nın Torino şehrine doğru havalanıyor. Yükselmesini tamamladığında Robert Langdon İtalya’nın Floransa şehrinde gözlerini açıyor.

Floransa

Profesör, neden Floransa’da olduğunu, baş ucunda duran doktorların kimliğini, başında hissettiği ağrının sebebini bilmiyor. Çok vakit de geçmiyor, siyahlar içerisinde bir kadın Profesörü öldürmek üzere hastane odasına giriyor. Nitekim doktorlardan birisini de öldürüyor. Langdon’un hayatını kurtaran diğer bayan doktor Sienna Brooks oluyor ve onunla beraber hastane odasından kaçıyor.

Cehennem, bu aksiyon dolu sahneler ve ortaya çıkan sorular ile başlıyor. Merak öyle kısa zamanda büyüyor ki romandan kopmak mümkün olmuyor. Son dönem gerilim yazarlarının modası roman kahramanına geçici hafıza kaybı yaşatmak olsa gerek. Sultan’ı Öldürmek’te Ahmet Ümit’in bize yaşattığını Cehennem ile kalitesi daha üst seviyelerde bir kez daha yaşıyoruz.

Langdon hatırlamıyor. Onun zihninde oluşan sorular okuyucuyu da hapsediyor ve böylece kahraman ile birlikte sorulara cevap aramaya başlıyor.

La Mappa Del Inferno

Cehennem bir gerilim romanı. Çünkü işin özünde cevaplanması gerekli olan ve okuyucuyu tam anlamıyla merak içerisinde bırakan derin sorular var.

Cehennem bir seyahat romanı. Çünkü mekanlar -Floransa, Venedik, İstanbul- bir seyahat dergisinin detayları ile anlatılıyor. Bu şehirler ve mekanlar anlatılırken okuyucunun gözünün önüne gelmemesi ve o turistik yerlerde geziyor hissiyatı yaşamaması mümkün değil (Ve hatta, romanın ilk sayfasında anlatılan mekanı okurken gözümde canlanan adres tam olarak kitabın sonunda karşıma çıkıyor).

Dante Maskesi

Cehennem bir tarih ve sanat romanı. Çünkü mekanların eski sahipleri -Ahmet Ümit romanlarındaki kadar tarih kitabına çevrilecek seviyede olmasa da- tarihi önemleri ile bu romanda var. Floransa’nın tabloları var. Medici ailesi var. Vecchio Sarayı var. Porta Romana var. Dante var. Dante’nin Cehennem’i var. Ayasofya var.

Romanın bir yerinde öyle güzel bir yanılsama oluşturulmuş ki gerçek ortaya çıktığında buna inanmak için tekrar geriye dönüp yanılgının başladığı sayfaları okumak gerekiyor.

İhanet Noktası ve Kayıp Sembol ile Dan Brown adına yaşanan irtifa kaybı, Cehennem ile bir hayli geri kazanılmış.

Dan Brown

***

Hasret – Canan Tan

Hasret

“Acı çekmenin analara mahsus olduğu düşünülür nedense. Babalar dertlerini, tasalarını, onulmaz acılarını yüreklerine gömüp dillendiremedikleri için belki…”

Bir Canan Tan kitabı okumuş olacağım aklıma gelmezdi. Onun yazdıklarının, ya kitap kapaklarının tasarımından ya da romanlarına vermiş olduğu isimlerden dolayı, liselilere hitap eden sığ aşk romanları olduğunu düşünürdüm.

Ve bir anda Canan Tan algısı bende şu başlıklar ile değişti: Bir gazetenin pazar eki… onunla yapılan röportaj… babamın o röportajı okuması… son kitabı Hasret… Keskin’in mübadele yılları ve Bursa kitap fuarı…  

Bir pazar günü kendimi, elimde fuardan almış olduğum “Hasret” kitabını yazarına imzalatmak için uzun bir kuyrukta bekliyor buldum.

Keskin’i merkezine almış romanı, Keskin Lisesi’nin eski müdürüne, babama hediye etmek istemiştim. Ve Canan Tan ile yaptığımız kısa bir muhabbet sonrası “Bir Keskin romanında buluşmanın mutluluğu ile…” kendi romanını imzalayıp bana uzattı.

*

İlk okulu Kırıkkale-Keskin’de okumuştum ve ilk okul öğretmenim Keskin’in aslında  eski bir Rum kenti  ve isminin de Maden olduğunu söylerdi. Kırıkkale’nin henüz olmadığı Cumhuriyet öncesi yıllar…  

Kurtuluş Savaşı sonrası Türk-Yunan nüfus mübadelesinden nasibini alan yerleşkelerden birisi de Keskin oluyor.  

Bildikleri tek dil Türkçe olan Rumlar doğup büyüdükleri topraklardan bir daha dönmemek üzere ayrılıyorlar; ve tabi ki diğer taraftan artık Yunan olan toprakların Türkler’i, aslında memleketleri olan o toprakları bırakıp Türkiye’ye geliyorlar.

“Önce suskunluk sarar doğanın bedenini. Yeşile çalan gözlerin elaya dönüştüğü mevsimdir eylül. Altın kızılıyla sarının binbir tonuna açılmış kocaman bir kucaktır. Üzümdür, bağbozumudur.”

Nice dramlar yaşandı şüphesiz. Hasret ile bunlardan birisini, Keskin’in tanınmışlarından Haci Ali Bey’in oğlu Tacettin ile bir Rum kızı Patricia’nın ayrılık hikayesini okuyoruz.

İlk bölümde Keskin’de büyüyen sevdanın çok sıradan bir anlatısı var. Bir Türk filmi gibi, sıradaki sahnenin ne olacağını tahmin ettiren bir kurgu ile sayfalar ilerliyor. Bir de ilk kez okuyor olduğum Canan Tan’ın cümle kurguları romandaki derinliği yakalamam noktasında maalesef bana yardımcı olmuyor. Çok sık kurulan devrik cümleler, neredeyse üç dört cümleye bir sonlara eklenen özneler sanki kaliteyi biraz da eksiltiyor.

Bu kısımda beni romana bağlı tutan, tanıdığım Keskin’i okuyor olmak oluyor.

İlkinden daha kısa olan ikinci ve son bölümlerde ise anlatı daha hızlanıyor ve mübadelenin yaşattığı dramlar belirgin bir şekilde romana yansımaya başlıyor. Hasret bu bölümlerde kendini buluyor.

Kurgu vasatın çok üzerinde olmasa da yazarın karakter oluşturmalarını başarılı buldum. Rum anne Omorfia’nın yalnız ve güçlü yapısı, Fatiş Ana’nın törelere bağlı bir nevi ‘Devlet Ana’ kararları, Behire’nin modern yanı, Tacettin’in melankolik iç dünyası Canan Tan’ın anlatımlarıyla kare kare canlanıyor.

Romanın sonunu tahmin etmek zor değil. Ama normal sanırım, polisiye değil sonuçta anlatılan. Tarih ve dram.

“Güneş yorgun bedenini Keskin’in üzerinden sıyırıp dinlenmeye çekilirken…” cümlesi ile başlayan Hasret’ti okuduğum.

Hasret_Canan Tan

***