On Yılın Filmleri (Tüm Liste)

On Yılın Filmleri

 

12 Yıllık Esaret

12 Yıllık Esaret

12 Years A Slave

Yön: Steve McQuinn

IMDB: 8,5 (45b oy)

Bir film ‘yaşanmış gerçek bir olaydan uyarlanmıştır’ diye başlıyor ise izleyende trajedik bir etki bırakmayı hedeflediğini düşünürüm. 

1840’lı yılların ABD’sinde, bir köle grubunun, kahyasından talimat alırkenki görüntüleri ile başlıyor film. Sonra o köleler arasında olan başrol oyuncumuzu birkaç sahnede daha köleler arasındaki mazlum durumu ile görüyoruz. Hemen sonrasında ise aynı kişiyi eğlenceli bir ortamda, papyonlu kıyafeti ile keman çalarken izliyoruz. Eşi ve çocukları da ona eşilik ediyor.

Gerçek bir olaydan uyarlanmış dedikten sonra, sonrasından bir sahne verip (köle durumu), öncesine dönüldüğünde (keman çalan özgür insan) merak izleyiciye fazlasıyla bulaşmış oluyor ve beş dakika içerisinde kendimizi filmin içerisinde buluyoruz.

Ne oldu da herşey değişti?

Solomon Northup (köle iken Platt) rolü ile izlediğim Chiwetel Ejiofor‘u daha önce bir filmden hatırlamıyorum. Ya hiç izlemedim ya da bende bir tesir bırakmamış. Vasatın çok üzerinde bir oyunculuk sergilemese de renginin de etkisiyle rolünün hakkını veriyor. “Ben hayatta kalmak değil yaşamak istiyorum” repliği aklımda kalanlardan oluyor.

12 Yıllık Esaret 02

Uzun bir süre, aslında orada olmaması gereken adamın dramını, onun yaşadıklarından etkilenmiş bir şekilde izliyorum.

Ta ki ‘aslında ben bunu izlemiştim’ diyene kadar…

Bir anda, ’12 Yıllık Esaret’in kurgu ve bıraktığı etki ile ‘Esaretin Bedeli (The Shawshank Redemption)’ ile çok benzer olduğunu hissediyorum. 

Olmaması gereken yerde olan insan, orada olanlardan daha yetenekli olup olduğu yerin patronuna güven veren insan, verdiği bu güven nedeniyle sürpriz düşmanlar edinen insan, yıkılmayan insan, güçlü insan…

Esaretin Bedeli kadar muhteşem bir sonla sonuçlanmasa da giriş/gelişme/sonuç olarak çok benzer iki film olduğunu hissettiriyor bana. Bir roman uyarlaması olduğu için onun kopyası diyemem tabi ki ama yönetmen Steve McQueen‘nin ondan etkilenmiş olduğunu düşünmüyor değilim.

’12 Yıllık Esaret’ te başarılı bir yönetmen ve ona eşlik eden görüntü yönetmeni var. Sahibesine hizmet etmek için onun isteği ile kasabada bir dükkana gidip emanetleri bir mektup ile teslim alıp getiren köle;tekrar eden bu olay seyirciye mesajı direkt değil fakat çok etkileyici bir süreci ekrana yansıtarak veriyor. Mesaj hiç dile gelmiyor.

’12 Yıllık Esaret’, Altın Küre’de En İyi Dram ödülünü aldı. Oscar’da da En İyi Film adayları arasında. Diğer adayları henüz izlemediğim için şansı konusunda bir fikir belirtemiyorum.

12 Yıllık Esaret 01

***

On Yılın Filmleri: Beyaz Bant [2009]

Beyaz Bant - Das Weisse Band

Das Weisse Band

IMDB: 7.7 (36b oy)

Yön: Michael Haneke 

Henüz üç dört yaşlarındaki küçük bir çocuğa ölümü nasıl anlatırsınız?

Ölüm nedir diye soruyor küçük çocuk. Ablası cevaplıyor, hayatın sona ermesi. Peki kimler ölür? Hastalar, yaşlılar… Bir de büyük kaza geçirmiş olanlar. O küçük çocuk ısrarla anlamadığı her noktada yeni sorularla ablasını zorluyor. Ve ablası sabırla cevaplıyor. Nihayetinde küçük çocuk anladığını özetliyor: Öyleyse annem yolculuğa gitmedi!

2009 Cannes Film Festivali‘nde Altın Palmiye almıştı Beyaz Bant. Türkiye’de gösterime girdiği 2010 yılında ise çoğu sinema eleştirmeni için yılın en iyi filmi idi.

O gün bugündür izlenecek filmler listesinin en önünde cebimde taşıyordum Beyaz Bant’ı.  

I. Dünya Savaşı’nın hemen öncesinde Almanya’da bir kasabada geçiyor hikaye. Yaşlı bir sesin anlatımıyla başlıyor film. O yılları o kasabada geçirmiş genç bir öğretmenin anlatımıyla.

Siyah beyaz çekimler kesinlikle izleyeni o eski zamanlara götürüyor. Kasaba dekoru, kıyafetler tam anlamıyla zamanın tadını veriyor.

Beyaz Bant_01  Beyaz Bant_02  Beyaz Bant_04

Herkesin birbirini tanıdığı bu küçük kasabada garip olaylar birbiri ardına gerçekleşiyor. Önce Doktor atı ile evine dönerken, kimin hazırladığı belli olmayan bir tele takılıyor, düşüyor ve ağır yaralanıyor. Sonra Çiftçi‘nin karısı garip bir şekilde ölüyor. Ve bu olayları takip eden diğer gariplikler…

Beyaz Bant, masumiyetin simgesi… Ne zaman masumiyet unutuluyor, beyaz bant çocukların kollarına takılıyor. Ta ki tekrardan masum dünyanın sorumlulukları içselleştirilene kadar.

Kötülük ve ceza bir kasaba profilinde Haneke‘nin üslubu ile dile geliyor.

Ardı ardına izleyiciye sordurduğu sorular ve bu sorulara cevap bulabilmek ümidiyle gergin bir şekilde sonuna kadar izlenen film. Fakat cevap filmin sonunda değildir. Filmin bütününde, her bir karede anlatılan olayların içerisinde gizlidir.

Ve de izleyenin aradığı kadar net de değildir.

Çünkü Beyaz Bant, kimin kötü olduğunu göstermek isteyen değil, nasıl ve neden masumiyeti kaybettiğimizi anlatan mükemmel bir film.

Beyaz Bant_03

*** 

On Yılın Filmleri: In Bruges (2008)

Afiş_In Bruges

In Bruges

IMDB : 8.0 (203b oy)

Yön: Martin McDonagh

Sinema aracılığıyla turistik bir geziye çıkmak, “In Bruges”tan alınan keyfin anlamı. Farz edin ki kulaklığınızdan yayılan ve sizi yormayan güzel bir piyano dinletisi ile Bruge’un ortaçağdan kalma binalarını seyrediyor, kanalındaki tekne gezintisinde noel vaktinin soğuk esintisinden nasipleniyorsunuz.

Harry (Ralph Fiennes) adına çalışan kiralık katiller Ray (Colin Farrel) ve Ken (Brendan Gleeson) henüz bilmedikleri bir görev için Brugges’a gönderilirler. Ortaçağdan kalma bir Belçika şehri Brugge, kanalları, müzeleri ve tarihi binaları ile Ken için hiç de sıkıcı karşılanmazken; Ray olmak isteyeceği en son yerdedir.

Ken, bir görev adamı. Ray, haylaz ve acemi. Ken usta, Ray çırak.

Foto_In BrugesFilmin ilk bölümünde bir yandan iki kahramanın turistik gezisine keyifle eşlik ederken diğer yandan verilecek görevin belirsizliğini onların yaşadığı gerginlik ile yaşıyoruz.

In Bruges’te görsel ziyafet var, her biri fotoğraf karesi görüntüler ve renk seçimleri ile… Gerilim var, tetikçiye verilen görevin yerine getirilme sürecinde yaşananlar ile… Komedi var, Ray’in saflıkla oluşturulmuş karakteri ile. Müzik var, piyanonun her tınısı ile… Dram var…

Foto_Colin FarrelAksiyon filmlerinin yakışanı Colin Farrel -her ne kadar sonlarına doğru gerilim dozu artsa da- nispeten daha durağan bir filmde alışageldiğimizden farklı bir mizaçla karşımızda. Tetikçi fakat duygusal… Zaman zaman bir iç hesaplaşma, vicdan azabı ile baskın çıkıyor. Ömründe olmak isteyeceği son yer olarak tanımladığı Bruge’da beklenmedik bir aşkı da buluyor. “Bir şehri sevmek, aşka sebep aramaktır” dediği gibi Tanpınar’ın…

 

Yardımcı rolleri ile çok tanıdık bir sima Brendan Gleeson. Ona biçilen görev adamı karakterini başarıyla oynarken verilen yeni görev ile bir yandan ilkesini bir yandan da vicdanını dinlemeye çalışıyor. Bize de bu mücadelede hangisinin ipi göğüsleyeceğini merakla izlemek kalıyor.

Ve tabi ki Ralp Fiennes… Schindler’s List’in vicdansız Alman subayı, The Reader’ın vicdanı geniş büyük aşığı… In Brugges’a son noktayı koyuyor.

Keyifli seyirler.

Foto_Bruge

***

ON YILIN FİLMLERİ: Başlangıç (2010) ; Kara Şövalye (2008) ; 21 Gram (2003) ; Kefaret (2007) ; Kapıdaki Düşman (2001) ; Prestij (2006) 

Operasyon: Argo

Afiş_Operasyon_Argo

Argo [2013] / Yön: Ben Affleck / IMDB: 8.0 

Operasyon: Argo, bizim şehrin sinemalarında sadece bir hafta oynayabildi. Maalesef dev ekranda izleme şansı bulamadık. Tüm Türkiye salonlarında izleyen seyirci sayısı ise bugün itibariyle sadece 72.000.

İzlenmediği için mi sunulmaz, sunulmadığı için mi izlenmez onu bu konuda daha meraklı arkadaşların analizine bırakıyorum.

Lincoln ile birlikte Oscar’ın iki favorisinden biriydi. Oscar öncesi diğer festivallerde topladığı ödüller ile Lincoln’e göre sanki bir adım da öndeydi.

Çiçeği burnunda tivibu‘mun seç izle paketleri arasında Argo’yu görünce bir hayli şaşırdım. Oscar ödülü sonrası onun vizyonda ikinci bir tur yapacağı beklentisindeydim; gerek kalmadı. Türkçe seslendirilmiş hali ile TV’den izler olduk.

1979 İran Devrim‘i sonrası devrim yanlısı üniversite öğrencilerinin baskın yaptığı ABD konsolosluğundan gizlice kaçmayı başaran altı ABDli, Kanada büyükelçiliğine sığınır. CIA, altı vatandaşını İran’dan alabilmek için gizli bir operasyon düzenler. İşbirliğinde Hollywood da vardır.

Foto_Ben_Affleck

Operasyon: Argo, Ben Affleck‘in üçüncü yönetmenlik denemesi. Kızımı Kurtarın’ı (Gone Baby Gone) henüz izleyemedik. Hırsızlar Şehri (The Town) ise keyifle izlediğimiz bir aksiyon filmiydi.

Argo, her ne kadar yönetmenine Oscar kazandıramasa da Ben Affleck’in bu alanda gittikçe ustalaştığının somut bir örneği oluyor.

Günümüzün iki düşman ülkesi: ABD ve İran. Bu düşmanlıkta silahlar konuşmasa da soğuk savaş göz ardı edilmemeli. Tarihi film niteliği taşıyan Argo’yu öncelikle film yönü ile değerlendirelim.

Humeyni’nin 1979 devrimi sonrası İran… Filmin aralarına sıkıştırılan dönemin gerçek görüntüleri ile film kareleri çok başarılı bir şekilde iç içe giriyor. Hangisi film, hangisi gerçek… Büyük çerçeveli gözlükler, büyük yakalı gömlekler, televizyon kutusu ve ekranda dönemin yeni filmi, Maymunlar Cehennemi…

Belli ki Affleck’in bu filmde en çok önemsediği nokta zamanı mümkün olduğu kadar verebilmek. Başarılı da oluyor. 

Pearl Harbour‘un mimiksiz suratı Ben Affleck’in o günden bu yana oyunculuk adına üzerine çok şey koyduğunu söyleyemem. CIA operasyonunun gerçek kahramanı Tony Mendez‘i oynarken de vasatın çok üzerine çıkamıyor.

Aslında Argo’da baskın karakterler izlemiyoruz.

Foto_ArgoAltı rehine ile de duygusal bir bağ kurmamıza izin vermiyor film; oyunculuklarını ön plana çıkarmalarını istemiyor. Belli ki öncelikle zamana ve olaya odaklanmamız isteniyor.

Rehinelerin, uzunca bir saklanma sürecinden sonra evden ilk kez çıkıp bir araba içerisinde İran’lı eylemcilerin arasında kaldığı bir sahne var ki bir izleyici olarak ben, bu durumun nasıl büyük bir tedirginlik vereceğini hissediyor ve oyuncuların suratlarında da o tedirginliği arıyorum. Belki sadece bir rehinede (Katty – Kerrie Bishe) aradığımı buluyorum.

Argo, üç dalda Oscar aldı. En İyi Film, En İyi Kurgu ve En İyi Uyarlama Senaryo. Kesinlikle iyi bir film olduğunu söyleyebilirim. Seyirciyi sıkmıyor, gerçek bir olayı kurgulamış olması merak uyandırıyor, sonlara doğru şiddeti artan bir gerilim veriyor… Fakat En İyi Film ödülünü ne kadar hak ediyor, tereddütteyim.

Galiba bu noktada soğuk savaşın kuralları baskın çıkıyor.

Yönetmen_Ben_Affleck

***

Tarantino: Zincirsiz Django

Django Unchained

Tarantino bu sefer Amerikan iç savaşının iki yıl öncesinde kurguladığı bir görsel hikaye ile o tanıdık olduğumuz sanatından bir ziyafet sunuyor.

Pulp Fiction’ın müziğini ezberlediğimiz eski yıllarda onun bir Tarantino filmi olduğunu bilmiyordum. Kill Bill.Vol I ile onu tanımış ve keyfe doymuştum. Sonrası da zaten geldi.

Köleliğin sıkı kuralları ile halen yaşam sürdüğü 1858 yılında Django (Jamie Foxx), bir zamanlar köleliğini yaptığı aileyi tanıyor olması sebebiyle zincirlerinden kurtuluyor ve ödül avcısı Dr. King Shultz (Christoph Waltz) ile özgür bir dünyada yeni bir görev alıyor.

Tarantino Django’ya o tanıdığımız imzasını öyle belirgin bir şekilde atıyor ki filmin sonunda “Directed by…” diye ayrıca belirtmesine gerek yok.

Önce kahramanların uzun diyalogları.

Uzun ama sıkmayan… Uzun ve uzadıkça merak uyandıran… Uzun ve uzunluğunda barındırdığı her bir gereksiz ve sıradan ayrıntı ile aslında kahramanlarının ve anlattıkları öykünün özünü oluşturan…  Yine bu şekilde uzun diyaloglar ile adeta filmin içine giriyor ve at üstünde başımıza çuval geçirmiş bir şekilde gecenin karanlığında yol alıyoruz.

Jamie Fox

Rezervuar Köpekleri‘nde (Reservoir Dogs) bir masa başında ‘renkler’ ile tanışırken onların sohbeti bize öyle gerekliydi. Soysuzlar Çetesi‘nde (Inglourious Basterds) bir yeraltı barında sahte Alman subaylarının gerginliğini hissedebilmemiz için onların hakiki olanlar ile sohbeti bize öyle gerekliydi.

Sonra müzikler.

Anlatılan hikaye ile müzikler öyle güzel entegre oluyor ki. Django zincirlerinden kurtulduğunda onu Louis Bacalov’un Django’su ile özgürlüğe bırakıyoruz. Bir akşam yemeğinde Elisa Toffoli’den Ancora Qui dinlemek ne de hoş duruyor. Western olur da bir film ıslık sesini duymamak olur mu!

Ve bolca kan.

Yine ölümler var. Yine organlar parçalanıyor, kanlar uçuşuyor. Ve her zaman olduğu gibi yine bu görüntüler bir çizgi film tadı ile izleyene sunuluyor.  

Cristoph Waltz

Cristoph Waltz, Soysuzlar Çetesi‘ndeki mükemmel oyunculuğu ile Yardımcı Oyuncu Oscar’ını hakkıyla almıştı. Waltz, aynı oyunculuğu Zincirsiz‘de de sergiliyor. Ama aynı… Soysuzlar’ın Nazi subayı ile Django’nun ödül avcısı mimkleriyle, konuşma tarzıyla, olaylara tepkisi ile aynı karakteri sergileyen iki kahraman. Bu oyunculuk Soysuzlar Çetesi’ni izlemeyenler için mükemmel bir durum olsa da bizim için sanki bir devam oluyor. Ve Waltz yine Oscar’a aday.

 

Leonardo Di Caprio, yardımcı oyuncu rolü ile Django’da. Filmin uzun süresini göz önünde tuttuğumuzda çok da uzun bir süre ekranda kalmıyor fakat ona verilen rolün hakkını veriyor; büründüğü karaktere yakışıyor.django-unchained

Ortaya çıkardığı esere imzasını atan yönetmenlerden birisi Quentin Tarantino, sinemanın özgün yönetmeni. Bir sonraki filmini merakla bekliyor olacağız.

***

Cuma Sineması: Umut Işığım

Afiş_Umut Işığım

Cuma akşamı sineması keyfini her zaman olduğu gibi Korupark’ta yaşayalım diyoruz. Filmin başlamasına henüz on dakika var, bir önceki seans bitmiş, salon boş. Yerimize oturalım diyoruz, temizlenmemiş su şişeleri ve mısır döküntüleri arasında yerleşiyoruz. Temiz sinema salonu kaldı mı?

Aslında bir gün öncesine kadar izleyeceğimiz film Anna Karenina olacaktı fakat Oscar adaylarının açıklanması ile öncelik durumu değişti. Sadece En İyi Kostüm dalı ile aday olan Anna Karenina’yı Rusya’nın soğuk sokaklarında bırakıyor ve yedi dalda aday olan “Umut Işığım (Silver Linings Playbook)”ı seçiyoruz.

En İyi Film, En İyi Yönetmen (David O.Russel), En İyi Erkek Oyuncu (Bradley Cooper), En İyi Kadın Oyuncu (Jennifer Lawrance), En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu (Robert De Niro), En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu (Jacki Weaver) ve En İyi  Kurgu.

Foto_Umut Işığım_01

Pat (Bradley Cooper), hastanede sekiz ay süren rehabilitasyon sonrası evine dönüyor. Onu hastaneye gönderen sebep ise eşini evde aynı okulda çalıştıkları başka bir adam ile yakalaması. Adamı güzelce hırpalıyor ve kendini akıl hastanesinde buluyor. Sekiz ay süren tedavi sonrasında eşine ve çalıştığı okula yaklaşmamak şartı ile evine dönüyor.

Tiffany (Jennifer Lawrance) eşini kaybetmiş. Ve sonrasında kontolünü… Çalıştığı işyerindeki herkesle ilişkiye girmiş ve işinden olmuş. Hayata tutunması için yeni bir hedefe ihtiyacı var.

İşte bu iki deli birbirini buluyor (tanışma anları Yalan Dünya’nın Orçun ile Eylem’inkinden farksız).

Hemen belirteyim, ilk dakikasından son dakikasına kadar büyük bir keyifle izlediğimiz bir film Umut Işığım.

Foto_Bradley CooperLimit Yok filminden hatırladığımız Bradley Cooper, akli dengesi sarsılmış birisini son derece başarılı bir şekilde oynuyor ve izleyene tam anlamıyla alması gerekeni veriyor. Takıntılı anlarda zirveye vuran sinir hali, gerçekliğini kaybetmiş hallerin sanki hiç yok olmamışlar gibi sahiplenilmesi, en zirve sinir halinden küçük bir hediye ile çocukçasına kopmalar… Oscarı muhtemelen alamayacaktır ama kesinlikle aday olmayı hak etmiş bir oyunculuk var.

Açlık Oyunları’ndan Jennifer Lawrance, Pat’e göre daha kontrollü, daha dürüst bir deli. Sorununu biliyor ve ne ile çözümleneceği konusunda da Pat’e göre daha gerçekçi. Muhtemelen o da ödülü alamayacaktır fakat bu kadar erken bir vakitte ve hak etmiş olarak aday gösterilmek de başarı.

Yılların deneyimi Robert De Niro (ben onu hep Baba’nın Sicilya’daki gençliği olarak hatırlamak istiyorum), totemlerini futbol maçına adayan takıntılı bir baba. Yani, Pat’in durumu çok da özgün değil, genetik tarafı da var belli ki. Babanın kavga sebebiyle maçlara girişi yasak; totemini mendile, kumandaların duruşuna ve bir de oğlunun yanında olmasına kurguluyor. Aslında onu tanıdığımızdan farklı bir De Niro değil izlediğimiz, her daim üst seviyelerde olan oyunculuk çıtası yine aynı seviyeden devam ediyor. Ama belli olmaz, bir vefa olarak Oscar yıllar sonra tekrardan Robert De Niro’ya gidebilir.

Foto_Umut Işığım_02

David O.Russel’ı Dövüşçü ile tanımıştık. Umut Işığım ile dram filmlerini seyir zevkine çevirdiğini ispatlamış oldu. Dövüşçü finalinde yaşattığı kaybedenlerin kazanma halini, Umut Işığım ile yine ekrana taşıyor.

Anlaşılan onun finalleri tam anlamıyla final.

Hiç sıkılmadan izlenecek ve de alışılmışın dışında bir film Umut Işığım

***

Bir Hafta İki Film

Afiş_Kibarca Öldürmek  Afiş_Jack Reacher

Geçtiğimiz günlerde iki film aynı anda vizyona girdi ve sinema sayfaları filmleri iki başrol oyuncusunun rekabeti olarak gündemde tuttular.

Bahsi geçen iki oyuncu, Jesse James Suikasti ile tanıdığımız Andrew Dominik’in yönetmenliğinde Kibarca Öldürmek (Killing Them Softly) filminde kiralık katil rolü ile izlediğimiz Brad Pitt ve yönetmen Christopher McQuarrie’nin Jack Reacher filminde sivil kahraman Tom Cruise idi.

Her iki filmi de aynı hafta içerisinde izleme fırsatı bulduk. Aslında her ne kadar başrol oyuncuları nedeniyle kıyaslanmış olsalar da birbirinden teknik ve anlatım bakımından çok farklı iki filmdi izlediklerimiz.     

Kibarca Öldürmek, 2008 ekonomik krizinin vurduğu ABD’de arka sokak kumarhanelerinden birinde yaşanan soygun ve sonucundaki cinayetin öyküsünü anlatıyor.

Ağır bir tempo ile ilerliyor. Geçmişinde sahibi tarafından soyulmuş bir kumarhane tekrardan soyulur ise şüpheli kimdir? İkinci soygun ile zarara uğrayan yer altı patronu şüphelileri ortadan kaldırması için kiralık katil olarak Jackie’yi (Brad Pitt) tutuyor.

Foto_Kibarca Öldürmek

Kibarca Öldürmek’te bolca Tarantino etkisini izliyoruz. Fakat yetersiz bir Tarantino. Kahramanlar uzun diyaloglar ile konuşuyor ama bu konuşmalar seyirciyi pür dikkat seviyesine çekmiyor, merak uyandırmıyor. 

Kurşunun havada seyri, araba camını parçalayışı ve fonda beliren müzik estetik anlatımın filmde zirve yaptığı bölüm.

2008 ekonomik krizine vurgu yapan film, krizi hatırlatan detayları diyaloglara serpiştirdiği gibi sıkça fonda beliren Obama ve Bush’un kampanya konuşmaları ile de mesajını canlı tutmaya çalışıyor. Ama sorun şu ki iki ABD liderinin seslerine aşina olmayan ben (her ne kadar Obama’yı az biraz tanır olsak da yetmiyor) için bu mesajlar biraz havada kalıyor.

Jack Reacher ise Kibarca Öldürmek’in durağan temposunun aksine son derece hareketli bir seyirle izleniyor.

Şehrin havadan çekilmiş görüntüleri ile filme giriş yapıyoruz ki bu şekilde başlayan filmler bana her zaman ayrı bir heyecan veriyor. Şehrin hareketini görmek, yüksek binalar arasında gezmek ve kalabalık arasında henüz tanımadığımız kahramanlara odaklanıyor olmak…Oluşturduğu duygu güzel.

Hoş bir şehir parkında, güzel bir havada, beş kişinin keskin nişancı tarafından vurulmasıyla film başlıyor. Beş sıradan insan rastgele vuruluyor ve hemen akabinde -bıraktığı ipuçları sebebiyle- tetikçi yakalanıyor. Sorgusunda söylediği tek söz “Jack Reacher’ı bulun” oluyor.

Foto_Jack Reacher

Son dönemde izlediğim en keyifli polisiye-gerilim filmlerinden birisi olduğunu söyleyebilirim. Sadece aksiyon olarak değil (sadece aksiyon olan filmler tercihim değil) merak uyandıran sorusu ile de seyirciyi son dakikaya kadar canlı tutmayı başarıyor.

Son bölümlere doğru ufak soru işaretleri bıraksa da senaryo ve kurgu başarılı. Sonradan öğrendiğime göre Jack Reacher, Lee Child’ın roman kahramanı ve muhtemel ki diğer romanların uyarlaması ile devam filmleri de gelecek.

***

Roma’ya Sevgilerle

Roma'ya Sevgilerle

Woody Allen, ülkesi dışında çevirdiği şehir filmlerine sebep olarak ABD’de film çekmek için para bulamıyor oluşunu söylüyor. Para olmadığı için, Avrupa şehirlerinden gelen tanıtım filmleri davetine icabet ediyormuş.

Maç Sayısı (Match Point) ile Londra’da başlayan serüven, Barselona Barselona (Vicky Cristina Barselona) ile İspanya’da ve Paris’te Gece Yarısı (Midnight in Paris) ile de Fransa’da devam etmişti.  

Son olarak Roma’ya Sevgilerle (To Rome with Love) ile İtalya’da.

Bir trafik polisinin İtalyan aksanlı İngilizce anlatımı ile – son fotoğrafı almam ile birlikte makinamın şarjının bittiği meydanda – Piazza Venezia’da başlıyor film. Benim sonlandırdığım noktada Woody Allen başlatıyor!

“Burası Roma” diyor trafik polisi, hikayeyi anlatmaya başlıyor ve sonrasını filmin kendisine bırakıyor.

Dört farklı hikaye var Roma’ya Sevgilerle‘de. Olağanın aksine bu hikayeler kesişmiyor (Inarritu değil Allen), kendi özgünlüklerinde sadece yaşanan şehrin ortaklığı ile kalıyor. Kesişmiyorlar ama tamamında yer alan absürt ve komik anlatım, izleyene birbirine sıkıca bağlanmışlar hissiyatını fazlasıyla veriyor.

Roma'ya Sevgilerle 02

BİR: Amerika’dan gelmiş bir turist Hayley (Alison Pill), yoldan geçen İtalyan Michelangelo’ya (Flavio Parenti) Aşk Çeşmesine giden yolu soruyor ve aşk başlıyor. Sonrasında Amerikan anne ve baba (Woody Allen) da Roma’ya geliyorlar ve İtalyan anne, baba ve nişanlı ile tanışıyorlar. Onların absürt öyküsü Amerikalı babanın bir İtalyan tenor çıkarma sevdasına dönüyor.

İKİ: Roma’ya mimarlık okumak için gelmiş olan Jack (Jesse Eisenberg – biz onu The Social Netwok‘un Mark Zuckerberg‘i olarak hatırlıyoruz), şehrin bir köşesindeki bankta tek başına oturmakta olan Amerikalı ünlü bir mimarı (Alec Baldwin) görüyor ve tanıyor. Genç mimar, yaşlı olanı onun da gençliğini geçirdiği sokağına davet ediyor. Evinde ağırlıyor, sevgilisi ile tanıştırıyor, birlikte diğer bir misafiri ağırlıyorlar ve anlatım ünlü mimarın öyküde absürt bir varlık sergiler hale dönmesi ile devam ediyor. Yaşlı mimar, zamanla genç mimarın bir nevi iç sesine dönüşüveriyor.

Roma'ya Sevgilerle 01

ÜÇ: Roma’ya balayına gelen Antonio ve Milly’nin garip öyküsü otel odasına yerleşmeleri ile başlıyor. Roma’ya dair hayaller, erkek tarafından balayından öte yaşanacak bir yer şekline dönüştürülüyor. Kuaför aramak maksadıyla otelden ayrılan Milly ne kuaförü bulabiliyor ne de uzun bir müddet oteli. İtalyanca verilen yol anlatımları İtalya’nın gerçekliğini sımsıkı aktarıyor. sempre diretto e dopo a destra…

Roma'ya Sevgilerle 04Otelden ayrılan kadının absürt hikayesi bir film setine denk gelmesi ile (kısa bir müddet beliren Ornella Muti‘yi unutmayalım), otelde kalan erkeğin hikayesi ise odasına yanlışlıkla giren bir hayat kadınını (Penelope Cruz) bütün akrabalarına karısı diye tanıştırmak zorunda kalması ile başlıyor.

Roma'ya Sevgilerle 03

DÖRT: Belki de en eğlenceli olanı… Sıradan bir Romalı olan Leopoldo (Roberto Benigni), bir sabah popüler bir İtalyan’a dönüşüveriyor. Nasıl, neden? Ne o biliyor ne de biz. TV programları onu ağırlıyor, yoldan geçenler imza istiyor… Sorular geliyor, bu sabah kahvaltıda ne yediniz, kaç dakikada tıraş oluyorsunuz,vs… Bütün İtalya sürpriz ünlünün gereksiz cevapları ile meraklanıyor, eğleniyor, yaşıyor… 

Woody Allen, Roma’ya Sevgilerle için komik bir film olacağını düşündüğünü ama çektikten sonra hayalkırıklığı yaşadığını söylüyor. Belki biraz haksızlık ediyor. Bazen abartılarak verilen, her zaman absürt kıvamda kalan komiklik bu filmde hoş durmuş. Bir de İtalya var tabi…

Filmi biz izlediğimiz için zaman zaman iki farklı yorum çıkıyor ortaya. Eşim saçma diye özetliyor Roma’ya Sevgilerle’yi; ben ise absürt diye… Sözlük absürdün anlamını saçma diye veriyor! Woody Allen

***

Skyfall 007

Skyfall [2012] ; Yön: Sam Mendes ; IMDB: 8.1

Önce bir itirafla başlayayım; bugüne kadar hiçbir Bond filmini sinema ekranında izlememiştim. Benim gibi casusluk hikayelerinden ayrı bir keyif alan birisi için tuhaf bir istatistik olabilir tabi bu durum.

Sebebini kısaca sorguladığımda, Bond filmlerinde ya bir şeylerin fazla ya da bir şeylerin az olduğu gibi bir şüpheye kapıldım.

Gelgelelim son Bond filmi Skyfall‘u izlemeyi ise hevesle bekliyordum. Birkaç sebebim vardı.

BİR: Ekseri sinema eleştirmenlerinden duyduğum “gelmiş geçmiş en iyi Bond filmi” yorumu.

İKİ: Yaz dönemi ile seyrelen sinema seyrine duyulan hasret.

ÜÇ: Adele.  

Türkiye‘de çevrilen sahneleri ile bir hayli dedikodusu olmuştu yaz aylarında. Aklımda neredeyse hiçbirisi kalmamış. İstanbul Kapalıçarşı‘da başlayan kovalamaca ile filme giriş yapıyoruz. Takip edilen 34 plakalı Audi, takip edilen ile takip edenin peşine düşen motorsikletli Türk polisi ve fonda duyulan Türkçe seslenmeler… Bond’un, lokomotifinde TCDD yazan trenin tepesine atlaması ve o trenle birlikte Adana’daki taş köprüden geçişi…

Dört beş dakikalık Türkiye çekimleri Adele‘in muhteşem sesi ile sonlanıyor. Fethiye’deki çekimler ile anlatılan mekan Türkiye midir başka bir yer mi muamma. Fonda garsonun Türkçe sesi, barda Latinvari insanların Bond’u gaza getirişi ve TV’de CNN son dakika yayını…     

*

Filmin beşinci dakikasında Adele’den Skyfall‘u dinlemeye başladığımda son yılların en iyi filmini izleyeceğim hissiyatına kapıldım. Heyecan ve beklenti öylece yükseldi. Aksiyon, Bond filmlerinden her daim beklenen seviyede, izleyiciyi kesinlikle sıkmayan bir seyirde son sahneye kadar devam ediyor.

                        

Londra’dan harika şehir manzaraları, Şangay’dan ekrana düşen muhteşem gece ve İskoçya’nın izleyene gerilimi ince ince veren doğası… Skyfall ile sinema adına görsellik vasatın çok çok üzerinde.    

Sarışın Bond Daniel Craig, rolüne iyice alışmış bir vaziyette. Sarışın (!) Javier Bardem ise Skyfall’un sürprizi.  

Neredeyse oynadığı her filmi keyifle izlediğim Ralph Fiennes (Schindler’in Listesi, The Reader-Okuyucu, In Brugges, vs…) Bond’un yeni yüzü. Aldığı role bakılırsa önümüzdeki serilerde de eksik kalmayacak.      

Karayip Korsanları’nın büyücüsü Naomi Harris, Skyfall’daki Ajan Eve rolü ile Bond güzeli rolüne terfi ediyor.    

Filmin bütününe baktığımda Bond’da eksik kalan şeyin hikaye olduğu hissiyatına kapılıyorum. Tamam, Skyfall’un bir hikayesi var fakat o hikayeyi oluşturan olaylar örüldüğünde bazı ilmikler sanki boşa çıkıyor. Bond filmlerinin özü olan aksiyonu yaşatmak için hikayeden kopuluyor.

Biraz Sherlock Holmes eksik, biraz da Jason Bourne… Vazgeçtim, haksızlık etmeyeyim, nihayetinde izlediğim Bond… James Bond.

***