Sarı ve Lacivert Bekleyiş ’14

fener logo

Sarı ve Lacivert renkler en anlamlı şampiyonluğa ilerliyorlar.

Şike yaftası ile linç edilmeye çalışılmış bir kulüp, o girişimden sonraki iki sezonda ligi ikinci bitirmiş, her iki sezonun Türkiye Kupası’nı almış, Avrupa Ligi’nde -tarihi başarısı- yarı finali görmüş ve nihayet üçüncü sezonda açık ara şampiyonluğa uzanmış.

Daha ne olsun!

Bu akşam sürpriz olmaz sanırım. Hadi bu akşam oldu diyelim, kalan üçünde de sürpriz olacak değil ya.

Sezona yazılan isimler

Başta Ersun Yanal, en çok da beni yanılttığı için,

Sonra  Sow, Webo, Emenike

Kuyt, Mehmet Topal, Alper, Meireles

Ve tabi ki Caner. Sezonun en iyisi olarak.

***

Reklamlar

Otuz Yılımın Kadrosu

Geçtiğimiz yılı futboldan yoksun olarak tamamladıktan sonra yeni sezona hem bir özlem hem de bunun sonucu olarak heyecanla girdim. Tabi ki takımın performansı bu sezondan alacağım keyfin şiddetini belirleyecek. Şimdilik umutluyum.

Profesyonel lig 1959’da başladığına göre 1989 yılıymış; “Lig Tarihinin 30 Yılı” diye bir ilave vermişti gazetlerin birisi. Tüm sezonlar, sonuçlar, kadrolar, puan durumu, vs… O yıla kadar benim takip edebildiğim sezon sayısı belki beş ya da altıydı. O tarihten sonra 24 sezon daha koymuşum üzerine. Yani neredeyse benim futbol ile olan otuz yılım tamamlanmış.

Fenerbahçe adına bu yıllardan bana kalan rüya takım nasıl olur diye düşündüm, şöyle bir geçmişe uzandım. Bana keyif veren, top ayağına geldiğinde güven duyduğum, gollerini, asistlerini tekrar tekrar izlediğim, kalede coşku veren, defansta sağlam duran… Kısaca bende kalan onbir futbolcu kimdi diye sorguladığımda aşağıdaki kadro ortaya çıktı.

Tabi bu kadroya bir de teknik direktör gerekliydi. Onu da unutmadım…

Bu takım bugün oynasa şampiyon olur mu, emin değilim. Orta saha biraz fazla ofansif kaldı gibi. Demek ki hayatımın ön liberosunu henüz izlememişim. Yine de işin güzel tarafı on bir kişilik bu kadronun üç oyuncusunu bu sezon da izleyebileceğim.   

***

Sarı ve Lacivert Bekleyiş ’12

Biraz durgun bir bekleyiş oldu bu sefer.

Biraz sürpriz, biraz rahat, biraz temkinli… Canlı canlı izleyebildiğim, Fenerbahçe adına, tek bir golü olmadı bu sezonun.

Biraz kırgın…

Ama kime bilmeden. Biraz Başkana, biraz Türk Futboluna, biraz Trabzona… Biraz daha Trabzona, biraz Galatasaray’a… Biraz Lig TV’ye…

Benim kırgınlığımı forma sahipleri yaşamadı. Kırılmadan… Motivasyonlarını kaybetmeden, inançlarını kaybetmeden, formalarını kaybetmeden mücadele ettiler.

Ve finaldeler. Bu da yeter.

Son maçta yenilse de benden alkış alacaklar. Hatta inanıyorum ki, şampiyonluk kaybedilse dahi elli iki bin seyirci bu takımı ayakta alkışlayacaktır.

Ve bu bilindiği için bu takım şampiyon olacaktır.

Bekliyorum.

***

En Çok Alex’i Özlüyorum

Tek bir maç dahi izlemedim.

Şampiyonluk düdüğü ile son bulan o son maçtan bu yana tek bir maç dahi izlemedim. Sadece ve sadece kimi maçların özetlerini, kimilerinin de sadece gollerini…

Pozisyonu tamamlayan golü canlı yaşayamadığım için, topun ağlara gittiği o andaki heyecanı özlediğimi, o golü özetlerde izlerken hissediyordum.

Gol diye sevinmeyeli aylar oluyor. Gol ile ayağa kalkmayalı aylar oluyor.

Ama son derbi maçın özetini izlerken… ve keyif katan sol ayaktan çıkıp ağlarda son bulan o füzeyi izlerken… en çok Alex’i özlediğimi hissettim.

***

Bizim Fenerbahçemiz

Ben çocukluğumdan beri Fenerbahçeliyim. Her futbol taraftarının olduğu gibi. Onunla tanışmamı “Biraz Sarı Bolca Lacivert” yazısı ile anlatmıştım. Haftasonlarım çoğunlukla Fenerbahçe’nin maçlarına göre ayarlanır. Bazı maçlar belki feda edilebilir başka etkinliklere ama çoğu asla. Avrupa’dan bir derbi izlemek, Fener’in herhangi bir lig maçını izlerken verdiği heyecanı vermez bana.

En kötü zamanlarında tanıdım ben onu. Gazetelerin her sezon başı verdiği posterlerden birisini almış ve oturma odasının duvarına yapıştırmıştım. Posterin köşesinde bir fotoğraf, altında  “Tahsin Kaya” ve onun da altında “Başkan” yazıyordu. Öğrendiğim ilk başkan. Kötü zamanlardı. Derwall Galatasaray’ı sürüklüyor, biz ise Sarıyer ile beşincilik yarışı yapıyorduk.

O kötü zamanların arasına koyduğu 103 gollü şampiyonluk ile ilk mutluluğu yaşamıştım. Kısa sürdü başarı ve uzun başarısızlık dönemlerini kısa sürede değişen başkanlar ile geçirmiştik. Metin Aşık, Güven Sazak, Hasan Özaydın. Her yenisi bir umut iken hepsini “Ali Şen Başkan Fenerbahçe Şampiyon” tezahüratları ile gönderdik. Oysa ben Ali Şen’in şampiyon yaptığı bir geçmişi de bilmiyordum.

Ve nihayet Ali Şen geldi. İlk sene değil ama ikinci senesinde takım şampiyon olmuş ve vaatler yerine gelmişti. Çok sürmedi, onu da gönderdik. Üstelik artık gönderirken söyleyeceğimiz bir tazahürat da yoktu.

1998 yılıydı. Akşamında Fenerbahçe-Galasaray maçı vardı. Gündüzünde -öncesinde yönetimden tanıdığımız- Aziz Yıldırım başkan seçilmişti. Ali Şen’in anti-Fener bir topluluk yaratan imajından sonra umutlanmış ve peltek konuşan bu adamın başkanlığına sevinmiştim. O akşam derbi 2-2 bitmişti.

Sonra herşey döndü. Önce tesisleşme başladı. Üç yıl içerisinde Türkiye’nin en modern ve en takdirle karşılanan stadı inşa edildi. Hem de takımın kendi bütçesi ile. Ve yeni stad ile geçirilen ilk sezonda şampiyonluk geldi.

O yıldan sonra başarı artık her sezon için muhakkaktı. Ya şampiyondu takım ya da şampiyonluğu son maça kadar kovalayan. Bir marka oluşmaya başlamıştı. Öyle ki tam bir şirket vasfına dönüşen Fenerbahçe’ye bir dönem CEO bile atandı.

Başarı sadece futbolda değil diğer branşlarda da gelmeye başladı. Basketbol, Voleybol,Atletizm. 2011 yılına gelindiğinde son beş yılda, en çok seyirci toplayan beş branşta, tam onyedi şampiyonluk yaşamıştı kulüp. Bu beş yılda yaşanan yirmibeş finalin ise yirmidördünde Fenerbahçe vardı.

***

2005 yılının yazında. Antalya’nın Demre ilçesinde Noel Baba kilisesine ailem ile turistik bir gezi gerçekleştirmiştik. Aziz Nikola Hristiyan inanışına göre Noel Baba’nın da ta kendisi.

Girişte Aziz Nikola adına hazırlanmış bir kitabede kısaca hayatı anlatılıyordu. Kardeşime “Aziz Nikola kim, biliyor musun?” diye sormuştum. Çok bilinen  Noel Baba cevabını verirken yaşanacak şaşkınlığı görmek istemiştim. Aldığım cevap olabilecek en keyiflisiydi. “ben tek bir Aziz bilirim, o da Aziz Yıldırım!”.

***

Dünya bir günde tersine dönmeye başladı.

Bir Pazar günü haberler  2011 yılında kazanılan son şampiyonluğun şike ile gerçekleştiğini söylüyor ve “tanıdığımız tek Aziz” gözaltına alınıyordu.

Her maçın sonrasında geyik muhabbeti ile dile getirilen “şike” bir anda polislerin sorguladığı ve ciddiye alınması gereken bir habere dönmüştü. Telefon dinlemeleri, fotoğraflar, şifreli konuşmalar, restoran buluşmaları…

Gönlümüz tüm bu iddia edilenlerin olmamış olmasını dilerken futbolun içerisinde var olduğundan şüphe duyduğumuz kirlenmenin tedirginliği ile olanları izler olmuştuk.

Bir taraftan emek hırsızlığı olan şike ile diğerinin hakkını yiyen olmak; diğer taraftan da her kazanılan maçtan sevinçle ayrılan bir kandırılmış olmak. Birincisi içimizde bir utanç diğeri ise kırgınlık oluşturuyordu. Utanç ile kırgınlık içiçe geçiyor ve öncelikle derin bir suskunluğa dönüşüyordu.

Futbol. Bir keyifti. Hırsızlık değil. Kimsenin hakkını para ile alan olmayı istemeğimiz gibi kimseye para ile hakkımızı veren de olamazdık. Biz attığımız her golde sevinçten havaya zıplarken, rakip takımdaki herkesin bu golü yememek için çabaladığı inancı ile keyifleniyorduk. Şike, rakipteki o çabayı aldığı gibi bizdeki keyfi de alıp götüren olurdu.

Bahsi geçenler ne kadar doğru, henüz bilemiyoruz. Torbadan çekilip de anlatılıyormuş gibi yazılan komediler haricinde ciddiyeti yüksek diğerleri yaşandı ise onun cezasını çekmek haktır.

Temizlenmek için Bank Asya 1. Lig’de oynamak bizim için ferahlık verecek bir kabullenme olacaktır.

Ama. Temizlenen Fenerbahçe değil Türk futbolu olmalı ve diğerlerinin barındırdığı kirlilik de birer birer ortaya çıkmalıdır.

2006 yılı 33. haftada Beşiktaş-Galatasaray maçı öncesinde Beşiktaş Başkanı Demirören “Gönlüm Galasaray’ın şampiyonluğundan yana” derken. Beşiktaş, önde götürdüğü maçı son on dakikada yediği iki golle yenik bitirirken. Son haftada Fenerbahçe’ye yenilse dahi ligde kalacak olan Denizlispor’un onyedi dakika durdurarak büyük bir motivasyonla oynadığı maçtan beraberlikle ayrılmış olması dururken. Ve sonucunda şampiyon, Demirören’in gönlünden çıkmış iken.

Temizlenmek Fenerbahçe ile başlayacak ise başlasın razıyız ama orada kalmasın.

Bu yazının sabahında  babam -tanıdığım ilk Fenerli- aradı ve “Bir yazı yaz. İçinde Fenerbahçe ve Aziz Yıldırım olsun.” dedi. Benim aklımdan geçen yazı içeriğini bir telefon ahizesinde kulağıma deyiverdi.

Yazıya son noktayı koymak üzere olduğum şu anlarda “tanıdığımız tek Aziz” Fenerbahçe başkanlığına mahkemenin vereceği muhtemel tutuklama kararıyla resmi olarak veda edecek.

Vefa insanlığa yakışan hoş bir duygudur. O duygu ile : Fenerbahçe’ye kazandırdıkların için teşekkürler başkan. Ama keşke böyle son bulmasaydı.

***

 

Onlar da mı Yalandı?


"Hadi hepsi yalandı / Hadi hepsi hayaldi / Hadi hepsini ben uydurmuştum /
Ama rüyalarımızın melekleri / ve soframızın daim konukları kuşlar / Ya onlar
Onları siz de görmediniz mi / Sizin de sofranıza konup /
Rüyalarınıza uğramadılar mı/ Onlar da mı yalandı"

Hadi hepsi yalandı. 
Hepsi maddi kazançlar uğruna bir takımın oyuncularının, 
teknik direktörünün, başkanının diğerine verdiğiydi.
Hadi hepsini Aziz Yıldırım uydurmuştu.
Peki ya İnönü'de, Türk Telekom Arena'da geriden gelinip alınan o maçlar. 
Keyif katan Alex'in bize yaşattığı o harika dakikalar. 
Gökhan Gönül'ün bitmek tükenmek bilmeyen enerjisi. Lugano'nun sürprizleri. 
Stoch'un derinliğine inip kaleye indirdiği füzeleri.
Volkan'ın kalesini gole kapattığı Kadıköy günleri. 

Onları siz de görmediniz mi?

Sizin maçlarınıza da konuk olmadılar mı? 
Onlar da mı yalandı?

***

Sarı ve Lacivert Bekleyiş

Futbolu sevmenin en güzel ve en özel tarafı şampiyonluk gününe yaklaştıkça onu sevendeki heyecanı giderek artırıyor olması. Uzunca bir maratonda her haftayı keyifle takip etmek ve ligin son haftasına şampiyonluk umudunu bırakmak bu sevginin en güzel tarafı.

Bu sezon Gökhan Gönül‘e doyduk.

Hiç bitmeyen enerjisi ile sağ kanadı bir rüzgar pistine çevirdi. Hem gitti, hem döndü.

Volkan‘a doyduk. Kadıköy’ü geçilmez yaptı.

Lugano‘ya doyduk, gol atan savunmacı olarak aklımızda kalan Luciano’yu unutturdu.

Semih‘e doyduk. Öyle ki sonradan girsin o. En verimlisi onun için de o.

Bazen Stoch‘a bazen de Emre‘ye doyduk.

En unutulmazı kaptan Alex‘e doyduk. Keyif katan sol ayağına, sevinç katan kafa vuruşlarını da ekledi ve bizi en zor virajlardan alıp ligin son maçında şampiyonluk durağına getirdi.

Pazar günü son an.

Ömür boyu sürecek bir şarkının 18. tekrarı için…

Keyif Katan Sol Ayak

Fenerbahçe’de izlediğim en iyi yabancı oyuncu olduğunu çok önceleri kabul etmiştim fakat bu sene bir kez daha bunu tasdik ediyorum.

Alex de Souza, dün akşamki Beşiktaş maçında, “iyi ki gelmişsin; iyi ki seni yedi yıldır, tuttuğum takımda izliyorum” dedirten bir oyunla gönlüme ferahlık serpti.

Üçüncü golündeki topu alışı, sol ayağı ile kenara çekerken Rüştü’yü yatırışı ve tekrardan sağ ayağı ile topu sürükleyip Rüştü’yü geride bırakışı; finalde sol ayağı ile, kaleye paralel bir noktadan, kalenin uzak direğinin dibine topu gönderişi…

Atacağı golün keyfini izleyenlere yaşatmak içindi bu saniyeler.

Anlık olsun istemedi.

 

 

Benzer Yazılar :

Biraz Sarı Bolca Lacivert

2003 –

Sanırım dört yaşındaydım. Babaannemim seyyar satıcıdan aldığı sarı-kırmızı çubuklu formayı aldığım günün akşamı üzerimden çıkardığım an Fenerbahçeli olmuştum. Babam ‘Sen Fenerlisin oğlum’ demişti; bundan 21 sene evvel.

1984 deki şampiyonluğu hatırlamıyorum ama daha sonraki üç şampiyonluk her anıyla hafızamda. 21 senede hafızama üç şampiyonluk kazıyan bir takıma aşık olmak kolay olmasa gerek. Zoru başardığım için pişman değilim.

İlk şampiyonluğumu ilkokulu bitirdiğim yıl yaşamıştım. O yıl Anadolu Lisesini kazanmıştım. Ortaokul yıllarım Beşiktaşın zaferlerine teslim olmuştu. İkinci şampiyonluk liseden mezun olduğum yıl gelmişti. Ve o sene üniversiteyi kazandım. Performansım adeta Fenerbahçe’ye bağlıydı. Üçüncü şampiyonluğumu üniversiteden mezun olduğum yıl yaşamış olmam garip bir tesadüftü benim için.

Üniversiteye başlamam ile Galatasaray’ın altın yılları da başlıyordu. Avrupa’da her zaman taraftarıydık. Hiç unutmuyorum Manchester’ı eleyip Şampiyonlar Ligine çıktığında gözyaşlarıma hakim olamamıştım. O yıllar bu şekilde yaşanırdı Türk takımlarının Avrupa zaferleri.

Sonra değişim başladı. Dışarda kabul alan hep Galatasaray olunca rekabet de içerde etkisini göstermeye başladı. Kimimiz halen eski usul destekçiydi;kimimiz ‘ben Avrupa’da Türk takımlarını tutarım’ derken , mağlup gelinen maçlardan sonra ‘Aslında iyi oldu’ düşüncesindeydi;ve kimimiz de ‘Eskiyi unutalım. İçerdeki rakibim dışarda da rakibimdir’ fikrindeydi.

Genel suçlama Ö.Çavuşoğlu’na veya A.şen’e karşıydı. Onlara göre değişimin tek suçluları bunlardı. Ama kimse 92 deki Fenerin Sigma hezimetinden sonra karşılaştığı tek başınalığı bu değişimin başlangıcı olarak görmedi veya görmek istemedi.

Herşeye rağmen Galatasaray’ın 2000 yılındaki altın yılında ben de GS li idim. Popescu’nun golünden sonra BJK li arkadaşım ile kol kola, kantin masalarının üzerindeydim ve hemen ertesinde araba ile Kızılay’a doğru yola çıkarken GS’li arkadaşım ‘İnanamıyorum , FB li birisinin arabasında GS’nin şampiyonluğu kutluyorum’ diyordu. Ben de inanamıyordum ve fakat bayrağa izin vermeyişimin gururunu da şimdi yaşıyorum.

Avrupa’daki son GS destekçiliğimi o yıl yaşamıştım. Son noktayı güzel koymuştum. Artık içerdeki rakibim benim için dışarda da rakibimdi. Üzgündüm fakat tek suçlu ben değildim bu durum için. Aslında Türk futbolunun güzel bir yere gelişinin sonucuydu bu kopuşlar. Başarı geliyordu ve her büyük bu başarıya sahip olmak istiyordu.Yıllarca başarızlığa milli duygularımızla ortak olmuştuk çünkü birgün başaranın başarıya tek başına sahip çıkacağını tahmin edemiyorduk. Ve haklıydılar…

Kısmet Galatasaray’a güldü ve onları Avrupa’nın zirvesine taşıyacak on yılı tüm Türkiye’nin desteğiyle geçirdiler. Bu sadece bir takıma nasip olacaktı. Şimdi işler daha da zor; Fenerbahçe aynı başarıyı tek başına yakalamak zorunda ve Beşiktaş ve keza ikincisini istiyorsa Galatasaray.

Herşeyden öte belki gerçekten saçma bir oyun, belki gerçekten bir afyon ama belkisiz bir şekilde keyfini alan için bir aşka dönüşüyor futbol. Ben Fenerbahçe aşkımı benden önceki başarılarına değil benle beraber var olan Galatasaray gerçeğine borçluyum. Ne de olsa yirmibirinci taraftarlık yılıma biraz sarı bolca lacivert ile girdim.

***

2011 –

Aradan sekiz sene geçmiş ve bu sekiz senede ömrümün en başarılı Fenerbahçe’sini izleme fırsatını bulmuşum. Üç kez lig şampiyonluğu, şampiyon olamadığı senelerde ise -neredeyse hep-  lig ikincisi. Yani her sezon heyecanın zirvesinde.

Şampiyonlar liginde çeyrek final ile sonuçlanmış unutulmaz bir sezon.

Lacivertin en koyusunu yaşamışım bu sekiz senede. Ama sarıya da bir kat daha atmışım.

Artık her Fener formasını giydiğim büyük derbi öncesinde, keyfimin ortağı sarı kırmızı forması ile yanımda oluyor.