2013 biterken…

cropped-bern_isvic3a7re_10.jpg

Bambaşka bir yıldı biten. Mayısın yirmi üçüydü, sabahtı, gün henüz ağarıyordu. Ve yıl başka bir şekle büründü. 

Minik prenseslerimiz, kızlarımız ELA ve NİL…O kadar yürekten çağırmışız ki bir gece ansızın geldiler.

Ben “otuz beş” dediğimde onlar “sıfır” dedi. Onlara uydum ve ben de sıfırladım. Şimdi Dante gibi henüz başındayım yolun. Hepimize açık olsun…
 
Onların ilk günleri hastanenin yoğun bakımında, dış dünyadan camdan koruma ile ayrılan küçük yataklarında geçti. Erken gelmişlerdi ya dünyaya erken gelmeye niyetleri yoktu evimize. 
 
Nihayet on kadar gün geçti de geldik evimize. Biz kapıdan içeri girdiğimiz gün dünyama babaanne olarak gelmiş birisi bu dünyadan koptu gitti.  
 

Onu hep öyle tanıdım. Öyle tombul, öyle durağan, öyle başı örtülü, öyle duası bol… Öyle sevgili. Büyükbabama sevgi’li. Babaannemi kaybettik. Bize duası eksik olmadı. Duaların en güzelleri onun olsun. (Allahın rahmeti ile).

Sonra ay bitti. Baba gitti, işe gitti… Uzun sürecek bir işe, uzak bir mekana. Babanın uzağa gidişini anlamadı bebekler. Belki de nasıl olsa yine gelecek sabrı beslediler.

Ve ben o uzak diyarda iken babaannemin gidişine dayanamamış, peşinden gidivermiş Büyükbabam. Ay bile geçirmeden, onsuz yapamamış. Ben küçükken yanağımdan ısırmak isterdin hep… bakkalından gofret yerdim… Namazında bir parça duaydım. Sizin vedanızda yanınızda olamadım. Çok uzakta kaldım ama dualar mesafe tanımıyor (Allahın rahmeti ile).

*

Duygusal yanı ağır basan yılın sadece keyfe hitap eden noktalarına bakalım. Ve yine kendi tarzımızla listemizi yapalım. Bakalım hangi kelimeler kalmış bize.

Biberon, emzik, The Best of Youth, Torino, Kırıkkale, anne olmak, baba olmak, Acıbadem, süt, meydanlar, instagram, Altzine, Andre Rieu, biberon, emzik, (süt demiş miydim?).

*

Yılı 46 blog yazısı ile tamamlamışız.

Pargalı’nın dizideki ölümü ile okuyucu sayısı bıçak gibi kesilmişse de yine de en çok okunan yazı Pargalı İbrahim (6350 okunma) olmuş. Ramazan ayında zirve yapan Hasköy (3900 okunma) ikinci, dizi destekli Şehzade Mustafa (3200 okunma) üçüncü sırada yer almış. Yılın son aylarını hep zirvede götüren DubleAnne:Ne Yiyorum Ne içiyorum? (1200 okunma) toplamda dördüncü sıraya yerleşmiş. Beşinci sırada ödev dönemlerinde zirve yapan Şah & Sultan (1200 okunma) var.

Yer Altından Notlar, biten yılda sadece 1 kez okunmuş.

Yazılmasa da güzel yaşanacak yeni bir yıl diliyorum.

*** 

“Masum Değiliz”

 birds-girl-sea-sunset

Kan ter içinde uykularından uyanıyorsan eğer her gece. Ve her gece, yıldızlarından arınmış bir karanlığı vicdansızca sunuyorsa sana. Yaz gecelerinde varlığı ile ışık bulduğun dolunayı özlüyorsan. Önce dolunay ve sonra tüm dostlar birer birer kayboldular ise…

Yalnızlık sevgili gibi boylu boyunca uzanıyorsa koynuna. Nefes almak eskisi kadar kolay değil; ve alınan her zor nefes duyduğun tek ses ise. Yalnızlık gitgide sarıyorsa seni…

Olur olmaz yere ıslanıyorsa kirpiklerin artık her şeye. Tutamıyorsan gözyaşlarını ve gözyaşların bile seni terk edip gitmek üzere ise…

Anneni daha sık anımsıyorsan hatta anlıyorsan. Özlüyorsan onun sımsıcak saran korumacılığını. Onun varlığını… Artık çok eskide kalmış güzel bir an olarak hatırlıyorsan… 

Kalbini bir mektup gibi buruşturulup fırlatılmış; kendini kimsesiz ve erken unutulmuş hissediyorsan. An’ların bütünüyle anıların ise artık. Yalnızsan ve yalnızsan…

İçindeki çocuğa sarıl. Öyle içten sarıl ki…

Sana insanı anlatır.

Masum değiliz hiçbirimiz. Üzülme…

***

İlk On Yıl: Seksenler

misket

Televizyon renksizdi. Rengi olmayan televizyonun tek kanalı vardı, TRT1. Ve izlediğimiz programın orjinalinin renkli olup olmadığını TRT1 logosunu çevreleyen elips belli ederdi. Var veya yok… Renkli veya renksiz…

Sonra televizyonumuz renklendi. Logoya bakmaz olduk.

Ekran çok zaman karlı olurdu. Veya daha da artınca kar, karıncalı olurdu. Karlı ve karıncalı, televizyondaki görüntünün kalitesinin tarifiydi.

Arkasındaki kocaman tüpün görünmeyen bir köşesine TRT bandrolü yapıştırmak zorundaydık. Yapıştırmaz isek evi kontrole gelecek görevliler tarafından cezalandırılabilirdik!

Televizyonun arkasından çıkan kablo tüm odayı dolaşır ve pencereden dışarı çıkar, çatıya kadar uzanır ve çok kollu antenin bir ucuna bağlanırdı. Antenin ucu gökyüzünü değil şehrin vericilerinin olduğu bölgeye dönük olmalıydı. Babalar çıkardı çatıya, bir sağa bir sola… Pencereden bağırılırdı, karlı, karlı, net… netti… tamam… gel, gel…

Pazarları Cenk Koray olurdu. Öğle vakti, elindeki kartonlardan okuduğu sunuş ile yönetirdi programını. Ve tabi ki Kutu Kutu’yu. İlk heyecanlar, ilk ödüller. Kutundan vazgeç al hediyeyi git.

Ve olmadık anlarda program canlı maçlara bağlanırdı. Bazen o maçtan, bazen şu maçtan. O yıllar maçları TV’den o kadarcık izlemek bile başlıca keyifti. Hele ki üçüncü lig maçlarının sonuçlarını pazar günleri saat 20 ile 21 arası bir vakitte, TRT’nin radyosunda beklemek… Ve şehrinin takımının o hafta aldığı sonucu öğrenmek adına dakikalarca radyo önünde beklemek… Bilgi uzaktaydı ve ulaşmak çok zordu.

SeksenlerFoto

Televizyonun hemen altında kasetçalar. Adı öyleydi, çünkü çaldığı kasetti. Ve şarkıcıların kasetleri çıkardı, albümleri değil…

Kaset çalar orta boy, iki yanında iki hoparlör. Stop, Record, Forward, Reward, Play, Pause… Altı tuş, Record kırmızı olurdu, yanlışlıkla basmayalım diye. Dışarıdan gelen sesi kasede kaydetmek için Record ile Play‘e birlikte basmak gerekirdi. Ama tabi ki kaydı alacak kasedin tepesindeki iki koruyucu kırılmalıydı.

Kaset çalardı. Bazen de sarardı. Bunu boğulan sesten anlardık. Makaranın çevirdiği bant yolundan çıkardı da biz kaset sardı derdik. Bir kalem ile bant yoluna sokulurdu.

Bizim kentin çocuklarının dönemsel oyunları olurdu. Altüst, bilye, boru…

On bir futbolcunun fotoğrafları basılı kartlar, her bir oyuncunun forma numarası ile satılırdı. Alt mı üst mü? Daha büyük numarayı bulan kazanırdı. Cepler kartlarla dolu gezilirdi altüst dönemleri.

Ve bir zaman sonra kartlar yerini bilyelere bırakırdı. Toprak zemine daire çizilir ve tam merkeze bilyeler dizilir. Çemberin dışına çıkardığın bilye senindir.

İlk okul önlükleri siyah, yakalar beyazdı. Zemini topraktan sahalarda birinci lig maçları oynanırdı. Türk filmleri sadece cumartesi geceleri, Ayşe Egesoy’un uzun şiirli müzik programından hemen sonra olurdu. Yabancı filmler ise bir salı gecesi bir de pazar sabahı… Maradona ve Madonna, iki farklı kulvarın iki büyük yıldızıydı.

Sosyal hayat sokaktaydı. Ve akşam ebesi ile sona ererdi.

Nasıl başladı hatırlamıyorum. Ama böyle geçti. Her şey yeni, her şey değerli, her şey keyifli…

Sonra duvar yıkıldı, on yıl sona erdi…

 

Önemli: Anonim değildir. keyfimizvebiz blog sahibi tarafından kaleme alınmıştır ve tüm hakları blog sahibine aittir. Kaynak belirtilerek alıntı yapılabilir.

***BENZER YAZILAR***

Az Bulunan Değerlidir: Doksanlar

***

Bir An: Yakalanış

Bir An

Koşar adımlarla girdi odaya. Soluk soluğa kalmış şekilde masanın yanında durdu. Sağ elini göğsüne götürdü; derin derin nefes alıp veriyordu.

Sandalyesinden kalkan arkadaşı avuç içleri yere bakacak şekilde iki elini aşağı yukarı hareket ettirip ondan sakin olmasını istiyordu.

Sonunda nefes alış verişi normale döndü. Sağ elini arkadaşının omuzuna atıp ondan destek almaya çalışıyordu. Kısa bir zaman sonra sadece elini tutan eli görebildi.

Yavaş yavaş karanlık bir perde gözünün önüne iniyordu. Ağzından ince ince kan sızıyordu, biliyordu.

Bilmediği, daha önce hiç algılamadığı o ılık sıvının tadıydı. Bir çığlık koptu. Barut kokusu odayı çoktan sarmıştı.

***

Önemli: Anonim değildir. keyfimizvebiz blog sahibi tarafından kaleme alınmıştır ve tüm hakları blog sahibine aittir. Kaynak belirtilerek alıntı yapılabilir.

Oysa

Oysa çimenler üzerinde yürürken, bir yasağı çiğniyor gibi değil de hakkım olan özgürlüğün keyfini çıkarıyor gibi hissediyordum.

‘Çiçek dalında güzeldir’ yazarken tabelada, onu dalından koparıp alasım vardı.

Yağmur yağdı. Toprak koktu. Çimen koktu. Sigaramı yaktım. Çakmak tam üç çakmada yandı. Yağmur dindi.

Oysa daha ne çok nefes çekecektim…

***

Önemli: Anonim değildir. keyfimizvebiz blog sahibi tarafından kaleme alınmıştır ve tüm hakları blog sahibine aittir. Kaynak belirtilerek alıntı yapılabilir.

Askılı Tulum Pantolon

Bundan iki Ramazan önceydi. 2010 yılının sıcak Ağustos akşamında, iftar yemeğinden hemen sonra gelmişti telefon. Annem arıyordu. Eşim cevaplamıştı ve onun solgun bakışları arasında bana uzanan telefonu almıştım. “amcan…” demişti, devamını getiremeden.

O kısa aralıkta geçmek bilmeyen zaman… Telefonu onun elinden alışım, solgun bakışları fark eden ben ve “amcan…” ile başlayıp sonlanamayan cümle… o kısacık an upuzun bir bekleyişe dönmüştü.

Cümle annemin sesi ile tamamlandı, “Kerim amcanı kaybettik.”

*

Hayatınızda bazı insanlar vardır. En yakınınızdakiler. Onları bu hayatta ilk ne zaman gördüğünüzü bilemezsiniz.

İlki yoktur. Hep vardırlar. Anne, baba, ağabey, amca, teyze, babaanne, büyükbaba, anneanne…

İlk gördüğünüz anı bilemediğiniz bir insanın ansızın gidişi…

Babamın bir küçüğüydü. Ona benzemeyen bir simada; bol saçlı ve sarışındı. Bıyıklarını çok uzun yıllar önce kesmişti, eski fotoğrafları hep o bıyıklı hali iledir.        

O hem bıyıklı, hem de biraz kilolu iken; Cengiz Kurtoğlu, Kibariye ve Seda Sayan’ın şarkılarını kasetlerden dinler iken onun yanına bir yaz tatili ziyaretine gitmiştim. İlkokul dördü bitirmiş ve evimizden ilk defa bu kadar uzaklaşmıştım.

Unutmuyorum, tam yirmi dokuz gün Polatlı’nın yirmi kilometre kadar dışında (Keskin’deki evimize muhtemelen yüz altmış kilometre kadar uzakta),  MKE lojmanlarındaki evlerinde kalmıştım.

Ankara’dan ülkenin batısına giden yol, evlerinin balkonundan görünürdü. Ve o yol uzar uzar ve bir tepenin başlangıcı ile yok olurdu. Sonrası benim için muamma, gizem ve heyecan demekti.

Özellikle benim için değildi belki, kendisi de çok severdi, bir teneke dolusu gofret vardı mutfakta. O gofretleri yiyerek yolu izlerdim balkondan. Merak ederdim o yolun sonrasını. Dünya büyüktü ve o yolun sonrası benim için büyülü bir bilinmezdi (Bugün o yolun uğradığı uzak bir şehirde geçiriyorum yaşantımı).

Orada geçirdiğim yazın ilk günlerini lojmanın sosyal ortamından kopuk, evin içerisinde veya balkona saklı yaşardım. “Git” derdi amcam “arkadaş bul” kendine. Önce direndim ama sonra gittim. Arkadaş buldum, çokça buldum. Eve girmez olmuştum.

Kibariye “Sıra Sıra Dağlar”ı söylüyordu.  

Amcamın bana hediye olarak aldığı askılı tulum pantolondan ya önce ya sonra. Hafızam bulanıyor, tam hatırlayamıyorum. Tam olarak ne zaman almıştı o kıyafetleri bana? Bahçıvan kıyafeti, mavi tulum pantolon. Sürprizdi.

Zaten sürpriz bir şeyler alıp bizi sevindirmeyi severdi. Fenerbahçe’yi de severdi. Futbolu da. FIFA 97’yi de… Bilgisayarın A S D tuşlarını o alır, bana veya kardeşime fareyi kullanmak düşerdi. Ya da biz çekiliriz o bilgisayar ile oynardı. O babamın bir küçüğü amcamdı ama bazen bizden de küçük duygularla hareket ederdi. O halini severdik.

*

İşte 2010 Ramazan’ında sadece onun olmadığı akşamlarda tüm aile birlikteydik. O yoktu ama bu birlikteliğe sebep olmuştu. İftarlar hazırlanıyor, birlikte yeniyor ve sonrasında büyükbabamın evinin bahçesinde çaylar içiliyordu.

Bazen (sanki) gerçek sebep unutuluyor da sıradan işler anlatılıyor ve bazen ve ansızın sessizlik çöküyordu. Uzun bir sessizlik… O sessizlik anlarında bu birlikteliğin gerçek sebebi akla geliveriyordu.

Serinlik ancak akşam çöküyor, ziyaretçiler geliyordu. Taziye ziyaretleri. Ve çok gariptir ki (sanki) o da her an gelecekmiş hissiyatıyla bekliyorduk. (Sanki) kapıdan girecek ve orada, kendi yerinde oturan her kim ise “kalk kalk kalk…” deyip koltuğa yerleşecek…

İnanması güç olan gerçekler ‘sanki’lerle dolu sis bulutunun arkasında kayboluyordu..

Bekledim, ama gelmedi.

Çünkü onu toprağın en derinine yerleştirmiştik. Kırıkkale’yi yüksekten gören ve müthiş manzarası olan bir tepenin derin boşluğuna.

İlk toprak atıldığı an garip bir rahatlama hissetmiştim. Güvensiz bir dünyadan alıp Allah’ın güvenli toprağına yerleştirmiş gibi…

Muhakkak ki dönüşümüz O’na olacaktı ve gerçek bu ya her canlı bir gün ölümü tadacaktı.

***

Yalın Şarkıları Sevmiştim

Fotoğraf : Mehmet Dağ (http://www.mehmetdag.com)

*

Yalın şarkıları sevmiştim oysa. Yaz akşamında esen hafif rüzgarlardı onlar. Yumuşak bir şekilde dokunur ve serinlik katarlardı. Kollarımı açardım ve gül pansiyonda bir yaz vakti güzel şeyler düşünürdüm.

Güzel şeyler… Bazen bir sabah kahvaltısında kızarmış ekmeğe sürülen tereyağı ve bal idi. Bazen bir köy kahvesinde bakır çaydanlıkta demlenen çay. Bir yaz akşamı ya da bir yaz sabahı.

Yalın şarkıları severdim. Meleklerin sözü vardı ya hani ve fakat güneş batmış bana ne! Akşamındaydım ne de olsa en güzel günün. Güneş en güzel güne batmış ve ben yalnızdım. Şarkılarsa benden yana.

Bir tutam kelime aldım elime, yıpranmamış hayatlar büyük hüzünler bekler mi gerçekten? Ya bir masalsa bütün anlattıklarım ve rüzgar sadece masallarda böyle güzel eserse!

Sevinçlerimi önüme koydum ve baktım.

Güzel şeyler… Bazen uzun bir yolculuğun başladığı o ilk gün. Bazen dünyaya henüz bakan gözlerin ilk gülüşü. Bir yaz akşamı ya da bir yaz sabahı.

Vakit çok erken.

***

Önemli: Anonim değildir. keyfimizvebiz blog sahibi tarafından kaleme alınmıştır ve tüm hakları blog sahibine aittir. Kaynak belirtilerek alıntı yapılabilir.

Martılarla Bir Tuttum

Kendini martılarla bir tutma derdim. 

Aslında derdi… O derdi, ben dinlerdim. Kanatlarım yoktu, biliyordum ama nedense kendimi martılarla bir tutuyordum.

Bir şehir vapurunun eşliğinde, havaya atılmış simit parçacıklarından hisseme düşeni almaya çalışırken ben… Doğru ya kendimi martılarla bir tutuyordum. Oysa benim kanatlarım yoktu.

Sıcaktı. Güneş yansıyordu denizin mavi yüzeyinde. Güverte kısa kollu giyinmiş insanlar ile doluydu. Çay servisi yapıyordu ayağı aksak adam. Yüzüme güneş vuruyor, boğazın esintisi üşütmüyordu. Kollarımı açmak istiyordum, kendimi martılarla bir tutuyordum.

Sonra vapur uzun bir “düdük” çaldı. Uzun, çok uzun. Müzik gibi geldi. Sonra mekanik bir ses hepimize seslendi, yolculuk bitmek üzereydi. Sonra annem geldi aklıma, nedense… Çay bardağına çay kaşığı vuruyordu. Kimisi ayağa kalktı. Kimisi halen oturuyordu. Sonra genç bir kız hareketin en karışık olduğu yerin fotoğrafını çekti.

Ben denize ilerledim. Kendimi martılarla bir tutmuştum. Oysa o, “tutma” demişti. Benim kanatlarım yoktu.

***

Seni Düşünüyorum Atatürk’üm

Yıl ’94. 12 yaşındayım; Kırıkkale Anadolu Lisesi’nde hazırlık sınıfındayım. O zamanki Türkçe öğretmenimiz Sündüs Özer bize Kırıkkale ili çapında lise ve ortaokullar dahilinde Atatürk konulu bir şiir yarışması olduğunu söyledi ve yarışmaya katılmamız için bizi teşvik etti.

O heves yazdığım “Seni Düşünüyorum Atatürk’üm” adlı şiirim ile liseli rakiplerimi de geride bırakarak il birincisi olmuştum. Şiirimi o sene 23 Nisan ve 19 Mayıs törenlerinde Kırıkkale büyük stadyumunda coşkuyla okumuştum. Şu an Bursa valisi olan Şahabettin Harput o zaman Kırıkkale Valisi idi ve bana ödül çeki ve plaketimi o vermişti. Üstelik o sene sonunda karnem ve takdir belgem yanında bana bu başarımdan ötürü “Başarı Belgesi” veren Kırıkkale Anadolu Lisesi Müdürü şu an kayınpederim olur :)

Hatırası için ve 19 Mayıs için (hatırlayamadığım 5. kıtası eksik de olsa) “Seni Düşünüyorum Atatürk’üm” keyfimizvebiz‘de…

 

Seni Düşünüyorum Atatürk’ üm

 

Seni düşünüyorum Atatürk’üm

Sarı saçlarını mavi gözlerini

Koruyacağım inan bana

İlkelerini eserlerini

 

Seni görüyorum Atatürk’üm

Her gün sınıfın başköşesinde resmin

“Ödevini yaptın mı?” diyorsun

“Türkiye’ye, ilkelerime sahip çıktın mı?”

 

Seni duyuyorum Atatürk’üm

Her gün bana sesleniyorsun

“Kalk, kalk git Türkiye’mizin,

Milletimizin başına geç” diyorsun.

 

Sana sesleniyorum Atatürk’üm,

Bilmem beni duyuyor musun?

“Seni seviyoruz” diyorum,

Bilmem bize inanıyor musun?

 

Gülin Altundağ Ağırman (’94) 

Bir Şey Yazacaktın: Yazdım

“Bir odadaydın. Geniş bir pencere, yamaca tutunmuş cılız ağaçlara açılıyordu galiba. Geceye kalmış iki kuş telâşla havalandı kuru dalların arasından. “Kuşlar da gece uçar mı?” diye düşünmek aklından geçmedi.

Sayfanın başına, tam orta yere hitabı yazdın. Bir leke sağ elinin şehadet parmağı üzerine, daha başlarken bulaştı. Sol elinle lekeyi silmek istedin. Yayıldı. Öbür eline de bulaştı. Aldırmadın. Devam ettin. Hitaptan öteye geçtin.

Parmaklarındaki mürekkep lekesi bu kez kâğıda bulaştı. Yazmak istediğin asıl kelimelerin üzerini örttü. Olumsuzluk ekleriyle kökler arasında acayip oyunlar oynadı. “Gel-me” diye yazacaktın meselâ oysa geriye “Gel” kaldı. “Git-me” yazacaktın, “Git” kaldı.” (Nazan Bekiroğlu) 

*

Bir odadaydın. Sade bir halı üzerinde, rahatça bir koltukta. Vakit çoktan geceye dönmüştü. Loş bir ışığın altında üzerinde bir sayfa, bir hokka, bir de mürekkep şişesi olan sehpayı önüne çektin. Geniş bir pencere, yamaca tutunmuş cılız ağaçlara açılıyordu galiba. Karanlık o manzarayı kapatıyordu. Senin olmayan bu odada, sana ait bir vakti geçiriyordun. Olmayan saatin tik taklarını duydun. Geceye kalmış iki kuş telâşla havalandı kuru dalların arasından. Onları görmedin ama duydun. Kanat sesleri ağustos böceklerinin seslerine karışıp bulunduğun odaya kadar geliyordu. Her kanat sesinde ağaç dalları da hareketteydi. “Kuşlar da gece uçar mı?” diye düşünmek aklından geçmedi. Geceyi onlara bıraktın. Oda sana yeterdi. Nasıl olsa o da senin değildi.

Sayfanın başına, tam orta yere hitabı yazdın. En sevgili ismin hemen önüne. Ey sevgili diyerek. Sayfanın beyazlığını kelimeler ile kirletmek istedin. Bir leke sağ elinin şehadet parmağı üzerine, daha başlarken bulaştı. Önce bir nokta idi. Mavinin en koyusuna sahip. Sonra o nokta lekeye dönüştü. Sol elinle lekeyi silmek istedin. Mecbur hissetmesen de kendini, bunu yapmak istedin. Hesap edemedin. Kağıttan silinmeyen mürekkep elden böyle mi silinirdi! Yayıldı. Hızla. Yine de iki elin, birbirinden mürekkep alma telaşına girdi. Ve sen halen sakindin.  Öbür eline de bulaştı. İlk hangi elinde idi fark edilmeyecek şekilde. Kimin başlattığı belli olmayan bir tartışmanın, tartışan iki insana da ait olduğu gibi. Ağustos böcekleri sustu. Aldırmadın. Kuşların gece uçuşuna aldırmadığın gibi. Koyu mavi renk her iki elinde de cümlelerin müsebbibi olarak kaldı. Senden çıkacaksa bu kelimeler sende de lekesi kalmalı idi. Devam ettin. Hiçbir yerden gelmeyen müziği duydun. Kulaklarının en derininde, hüzünlü bir enstrüman eşliğinde… Dinlemek istemedin, susturdun. Hitaptan öteye geçtin. Bugünü anlatmak istedin. Bütün sahip olduklarını  kaybettiğin günün hemen ertesini. Beceremedin.

Parmaklarındaki mürekkep lekesi bu kez kâğıda bulaştı. Halka halka parmak izini taşıdın sayfalara. Yazının sonuna atılacak bir imzanın yerine. Her bir cümleye kimliğini yazdın. Yazmak istediğin asıl kelimelerin üzerini örttü. Kaleminin yazmak istediğini parmak izlerin sildi. Senden doğan kelimeleri ölmeyecek kimliğin ile örttün. Parmağına bulaşan lekeyi fark etmiştin ama sayfaya bulaştırdığını edemedin. Olumsuzluk ekleriyle kökler arasında acayip oyunlar oynadı. Seninle dalga geçer gibi. Veya senin yazmak isteyip yazamadıklarını söyler gibi. Derin bir nefes aldın, uzun sürdü ama hızla verdin. “Gel-me” diye yazacaktın meselâ oysa geriye “Gel” kaldı. Gel. “Git-me” yazacaktın, “Git” kaldı. Git.

***