On Yılın Filmleri (Tüm Liste)

On Yılın Filmleri

 

Kiremit Rengi Bologna, Tortellini ve Neptün

Kiremit rengine bürünmüş bir şehir Bologna. Yüzyıllar önce inşa edilmiş ve sanki bir daha da hiç dokunulmamış bir his bırakıyor onu gezenlerde.

Dar bir sokakta, mavi şeritle çizilmiş bir alana arabayı park ediyoruz. Maviye park ettiysek içimiz rahat.

Hemen yanı başımızda bir levha: Osteria Buca della Campane. İsmen tarihi XIII. yy dayanan bir osteria burası. Osteria kelimesi köken itibariyle latince hospite’ye dayanıyormuş. Yani konuk… Osteria da aslen şarap içilen, ve günümüzde yemek de yenilen yer anlamında; konukların ağırlandığı mekan oluyor.

İçeriye girdiğimizde aslında bir mahzene iniyoruz. Ortaçağdan kalma havasını fazlasıyla hissettiriyor. Tahtadan masalar ve sıra şeklinde oturma yerleri. Loş bir ışık, duvarlarda bizi Avrupa’nın görece karanlık orta çağına götüren figürler, bir köşede özel akşamlara eğlence olan müzisyen köşesi…

Bologna, yemeğin kenti, makarnanın kenti. Bizim mantımızı anımsatan, bolonez soslu, peynirli, tortellini con ragù seçimim oluyor. Aslında etli birşeyler yemek niyetim fakat prosciutto (domuz) olmayan bir menü bulamayınca peynirli seçimde kalıyorum. Yine de seçimim muazzam bir lezzete dönüşüyor.

(Tabaklarımıza altlık olan kağıttan örtülerde o an hoşuma giden şu cümleleri okumuştum: “hiç kimse izlemiyormuş gibi dans et/hiç kimse dinlemiyormuş gibi şarkı söyle/hiç incinmemişsin gibi sev/her gün son gününmüş gibi yaşa”)

Karnımızı doyurduktan sonra şehri gezmeye başlıyoruz.

Motorlu trafikten arındırılmış sokaklarda gezmek her zaman güzel ve daha da güzeli motorluların önceliği yayaya verdiği yollarda gezmek…

Karşımıza ilk çıkanlar la due torri/iki kule oluyor. Pisa kadar ünlü olamamış belki ama bunlardan bir tanesi de yana yatık. 600’ü aşkın basamaklarını adımlayıp zirveye çıkmak ve kiremit rengine bürünmüş şehri gezmek muhakkak ki güzel olacaktı ama kış günlerinin bize bıraktığı kısa zamanı zeminde değerlendirmek adına ve bir de galiba basamak sayısı gözümüzde büyüdüğü için zirveye çıkmıyoruz. Bir de benim şehirleri kulelerden değil de tepelerden izleme merakım sanırım bu karara etken oluyor; Bologna için onu tepeden izlemenin fiyaskoya dönüşeceğini bilmeden…

Le due torri’den bizi şehrin en büyük meydanı olan Piazza Maggiore’ye götürecek geniş ama kısa Via Rizzoli’yi yürüyoruz. Hareketli, şehrin diğer sokaklarına nispeten modern mimaride bir cadde Via Rizzoli. Bologna’nın simgesi Fontana del Nettuno/Neptün Çeşmesi’ni gördüğümüzde meydana gelmiş oluyoruz. Eski Roma’da denizler ve depremler tanrısı olarak bilinen Neptün, Yunan mitolojisinin baskın çıktığı dönemde ismini Poseidon’a bırakmış. İtalya için ise halen Neptün.  

Bologna’nın meydanlarında diğerleri gibi etrafı izleyip fotoğraf çektikten, dar ve pastel rengi eskimiş  sokaklarında yürüyüş yaptıktan, bir köşe başını mesken tutmuş bol objeli barında caffe lungo içtikten sonra şehri tepeden izlemek için Santuario della Madonna di San Luca mabedine gidiyoruz.

Zirvedeki bu mekana, o uzun ve yorucu tepeyi yürüyerek çıkan insanlar görüyoruz. Maksat spor yapmak mı, yoksa pazarın onlardaki kutsallığında maksat bulmak mı, yoksa güneşin portakal rengine bürünmüş son demlerini zirvede izlemek mi niyetleri, bilemiyorum. Fakat bizim niyetimiz belli, Bologna’nın kiremit rengini bütün güzelliği ile görmek… Maalesef burası şehri izleyecek bir mekan değilmiş, eğer ki mabedin onu gören bir odasına(eğer var ise) geçecek bir yetkiniz yoksa!

Kilise gezmek bende bir heyecan yaratmadığı için Bologna’nın son uğrak noktası hayal kırıklığı ile sonuçlanıyor, damağımda caffe lungo’nun sert tadı halen duruyorken… Arabaya atlıyor ve bizi tangenziale‘ye ulaştıracak yeşil renkte tabelaları takip ediyoruz.

***     

12 Yıllık Esaret

12 Yıllık Esaret

12 Years A Slave

Yön: Steve McQuinn

IMDB: 8,5 (45b oy)

Bir film ‘yaşanmış gerçek bir olaydan uyarlanmıştır’ diye başlıyor ise izleyende trajedik bir etki bırakmayı hedeflediğini düşünürüm. 

1840’lı yılların ABD’sinde, bir köle grubunun, kahyasından talimat alırkenki görüntüleri ile başlıyor film. Sonra o köleler arasında olan başrol oyuncumuzu birkaç sahnede daha köleler arasındaki mazlum durumu ile görüyoruz. Hemen sonrasında ise aynı kişiyi eğlenceli bir ortamda, papyonlu kıyafeti ile keman çalarken izliyoruz. Eşi ve çocukları da ona eşilik ediyor.

Gerçek bir olaydan uyarlanmış dedikten sonra, sonrasından bir sahne verip (köle durumu), öncesine dönüldüğünde (keman çalan özgür insan) merak izleyiciye fazlasıyla bulaşmış oluyor ve beş dakika içerisinde kendimizi filmin içerisinde buluyoruz.

Ne oldu da herşey değişti?

Solomon Northup (köle iken Platt) rolü ile izlediğim Chiwetel Ejiofor‘u daha önce bir filmden hatırlamıyorum. Ya hiç izlemedim ya da bende bir tesir bırakmamış. Vasatın çok üzerinde bir oyunculuk sergilemese de renginin de etkisiyle rolünün hakkını veriyor. “Ben hayatta kalmak değil yaşamak istiyorum” repliği aklımda kalanlardan oluyor.

12 Yıllık Esaret 02

Uzun bir süre, aslında orada olmaması gereken adamın dramını, onun yaşadıklarından etkilenmiş bir şekilde izliyorum.

Ta ki ‘aslında ben bunu izlemiştim’ diyene kadar…

Bir anda, ’12 Yıllık Esaret’in kurgu ve bıraktığı etki ile ‘Esaretin Bedeli (The Shawshank Redemption)’ ile çok benzer olduğunu hissediyorum. 

Olmaması gereken yerde olan insan, orada olanlardan daha yetenekli olup olduğu yerin patronuna güven veren insan, verdiği bu güven nedeniyle sürpriz düşmanlar edinen insan, yıkılmayan insan, güçlü insan…

Esaretin Bedeli kadar muhteşem bir sonla sonuçlanmasa da giriş/gelişme/sonuç olarak çok benzer iki film olduğunu hissettiriyor bana. Bir roman uyarlaması olduğu için onun kopyası diyemem tabi ki ama yönetmen Steve McQueen‘nin ondan etkilenmiş olduğunu düşünmüyor değilim.

’12 Yıllık Esaret’ te başarılı bir yönetmen ve ona eşlik eden görüntü yönetmeni var. Sahibesine hizmet etmek için onun isteği ile kasabada bir dükkana gidip emanetleri bir mektup ile teslim alıp getiren köle;tekrar eden bu olay seyirciye mesajı direkt değil fakat çok etkileyici bir süreci ekrana yansıtarak veriyor. Mesaj hiç dile gelmiyor.

’12 Yıllık Esaret’, Altın Küre’de En İyi Dram ödülünü aldı. Oscar’da da En İyi Film adayları arasında. Diğer adayları henüz izlemediğim için şansı konusunda bir fikir belirtemiyorum.

12 Yıllık Esaret 01

***

2013 biterken…

cropped-bern_isvic3a7re_10.jpg

Bambaşka bir yıldı biten. Mayısın yirmi üçüydü, sabahtı, gün henüz ağarıyordu. Ve yıl başka bir şekle büründü. 

Minik prenseslerimiz, kızlarımız ELA ve NİL…O kadar yürekten çağırmışız ki bir gece ansızın geldiler.

Ben “otuz beş” dediğimde onlar “sıfır” dedi. Onlara uydum ve ben de sıfırladım. Şimdi Dante gibi henüz başındayım yolun. Hepimize açık olsun…
 
Onların ilk günleri hastanenin yoğun bakımında, dış dünyadan camdan koruma ile ayrılan küçük yataklarında geçti. Erken gelmişlerdi ya dünyaya erken gelmeye niyetleri yoktu evimize. 
 
Nihayet on kadar gün geçti de geldik evimize. Biz kapıdan içeri girdiğimiz gün dünyama babaanne olarak gelmiş birisi bu dünyadan koptu gitti.  
 

Onu hep öyle tanıdım. Öyle tombul, öyle durağan, öyle başı örtülü, öyle duası bol… Öyle sevgili. Büyükbabama sevgi’li. Babaannemi kaybettik. Bize duası eksik olmadı. Duaların en güzelleri onun olsun. (Allahın rahmeti ile).

Sonra ay bitti. Baba gitti, işe gitti… Uzun sürecek bir işe, uzak bir mekana. Babanın uzağa gidişini anlamadı bebekler. Belki de nasıl olsa yine gelecek sabrı beslediler.

Ve ben o uzak diyarda iken babaannemin gidişine dayanamamış, peşinden gidivermiş Büyükbabam. Ay bile geçirmeden, onsuz yapamamış. Ben küçükken yanağımdan ısırmak isterdin hep… bakkalından gofret yerdim… Namazında bir parça duaydım. Sizin vedanızda yanınızda olamadım. Çok uzakta kaldım ama dualar mesafe tanımıyor (Allahın rahmeti ile).

*

Duygusal yanı ağır basan yılın sadece keyfe hitap eden noktalarına bakalım. Ve yine kendi tarzımızla listemizi yapalım. Bakalım hangi kelimeler kalmış bize.

Biberon, emzik, The Best of Youth, Torino, Kırıkkale, anne olmak, baba olmak, Acıbadem, süt, meydanlar, instagram, Altzine, Andre Rieu, biberon, emzik, (süt demiş miydim?).

*

Yılı 46 blog yazısı ile tamamlamışız.

Pargalı’nın dizideki ölümü ile okuyucu sayısı bıçak gibi kesilmişse de yine de en çok okunan yazı Pargalı İbrahim (6350 okunma) olmuş. Ramazan ayında zirve yapan Hasköy (3900 okunma) ikinci, dizi destekli Şehzade Mustafa (3200 okunma) üçüncü sırada yer almış. Yılın son aylarını hep zirvede götüren DubleAnne:Ne Yiyorum Ne içiyorum? (1200 okunma) toplamda dördüncü sıraya yerleşmiş. Beşinci sırada ödev dönemlerinde zirve yapan Şah & Sultan (1200 okunma) var.

Yer Altından Notlar, biten yılda sadece 1 kez okunmuş.

Yazılmasa da güzel yaşanacak yeni bir yıl diliyorum.

*** 

Kürk Mantolu Madonna

Kürk Mantolu Madonna

Kürk Mantolu Madonna’yı alıp okumam bir nevi mahalle baskısının sonucu oldu. Edebiyat dünyasının tatlı mahalle baskısı…

Her dergide okunması gerekenler arasında ve yazılmasının üzerinden yıllar geçmesine rağmen çok satanlar listesinde ilk sıralarda. Bu durum ister istemez merak uyandırıyor ve okuyalım bakalım bu işin sırrı neymiş noktasına getiriyor.

Anlatıcı bir bankada memuriyete başlar ve burada silik yapılı ve diğerleri ile derin ilişkiye son vermiş Raif Efendi ile tanışır. Bu yeni arkadaşın bankadaki tavrı verilen her işi yapmak ve ses çıkarmamaktan başka değildir. Oysa ki Raif Efendi göründüğü gibi olmayan derinlerinde müthiş sırlar ve duygular saklayan belli ki sanatçı ruhunu bastıran ve belki de hayata bir miktar küsmüş bir ‘mahluk’tur.

“Şimdiye kadar tesadüf ettiğim insanlardan bir tanesi benim üzerimde belki en büyük tesiri yapmıştır. Aradan aylar geçmesine rağmen bir türlü bu tesirden kurtulamadım.”

Böyle başlar Kürk Mantolu Madonna ve anlarız ki romanın esas kahramanı anlatıcı değil ve fakat anlatıcıyı bu derinlikte etkileyen bir başkası yani Raif Efendi’dir.

Anlatıcının Raif Efendi ile ilişkisini geliştirmesini anlatan sayfalar sonrasında romanın esas öyküsüne, Kürk Mantolu Madonna’lı yıllara geçiyoruz.

Raif Efendi’nin gençlik yıllarında birkaç yıl sürecek Berlin macerası olmuştur. O yıllarını bir deftere saklamıştır. Bu defteri anlatıcının eline tutuşturur. Amacı o tutkulu yıllardan kurtulmaktır.

Kürk Mantolu Madonna ilk olarak bir resim galerisinde yağlı boya tablodadır.

Tutulur kalır Raif ve resme yansıyan suratı, Maria Puder’i bulur…

Raif Efendi ne kadar içe dönük ise Maria Puder de bir o kadar dışa dönüktür. Bu iki kahramanın baskınlaşan bu karakterlerini yazarın ustaca kurguladığı cümleler ile adeta yaşarız.

Sonu acı bitecek hüzünlü bir aşk hikayesidir Raif ile Maria’nın yaşadığı. Bu şekilde tek bir cümle ile özetlediğimizde bir hayli klişe zannedilebilir anlatılan fakat aksine tam bir özgün yapıttır.

Tutkudur yaşanan ve onu özgün yapan tutkuyu saran karakter analizleridir. Çekingen Raif’in Berlin’e gidişi, Maria Puder ile tanışması, tutkusu, dönüşümü ve ansızın memlekete dönüşü. Önce umudu ve sonra onu kaybedişi… Kaybediş ile birlikte silik bir karaktere bürünmesi. Savaşın çok net olmayan ama tesiri büyük bir şekilde romanda anlatılışı…

Kesinlikle bir baş yapıt. Eğer edebiyat mahallesinde vakit geçiriyorsanız baskısına uyun ve mutlaka okuyun..

Not: Sabahattin Ali’ye ilham veren tablonun aslı olan ve Andrea Del Sarto tarafından yapılan Madonna delle Arpi bugün Floransa’daki Uffizi Galeri’sinde sergilenmektedir.

Madonna delle Arpie

***

Torino’nun Müzeleri

IMG_0171Bir şehrin müzelerini gezmek her insana keyif vermez, hatta sıkıcı ve zaman kaybı gibi de gelebilir.

Oysa müzeler bir vefa sunumudur. Anıların paylaşımıdır. 

TC Kültür Bakanlığı, gayet güzel bir şekilde MüzeKart ile müze ziyaretlerini teşvik edici bir uygulama başlattı. Son üç yılda, kartımızın da verdiği rahatlık ile bir hayli müze gezmiş olduk.

Bu geziler bende yer etmiş olmalı ki AltZine edebiyat dergisinde yayımlanan öyküm (Müzenin Aydınlığında) kör bir insanın müze gezerken hissettiği duyguları anlatmaya çalışıyordu.

Bir şehrin tarihini anlamanın en keyifli metotlarından birisidir müze gezmek. Bu kapsamda Torino’nun müzeleri bize neler anlatıyor kısaca bahsedeyim.

Torino Otomobil Müzesi

Otomobil şehridir Torino. Yaklaşık on yıldır ailesi olduğum FIAT’ın “T”sidir. Şehrin büyük çoğunluğu ya direkt ya da dolaylı bir şekilde FIAT’ın varlığı ile geçimini sağlar. Böyle olunca da otomobile ait devasa byüklükte bir müzenin varlığı da kaçınılmazdır.

Şehir otomobile olan ilgisini belki FIAT sebebiyle kazanmıştır ama bu müze markadan bağımsız bir sunum sergiler. Neredeyse her markanın tarihinden bir veya birkaç örneği müzede görmek mümkün.

18.yy’dan günümüze kadar otomobilin ne tür evrimler geçirerek günümüze geldiğini son derece etkileyici bir sunumla görebiliyoruz. Onun her evriminde değişen aslında sadece o değil, aynı dünya tarihidir de… Ve otomobilin değişimi de muhakkak bu tarihsel değişimden etkilenmiştir.

İşte bu vurgu ile sergi, otomobilin doğuşundan bu yana yaşanan tarihsel değişimlere atıfta bulunan 21 ayrı bölümden oluşuyor. Genesis, Horse Power Becomes a Ghost, Aerodynamics, The Italian Revolution, GoodBye Lenin, Globalizm, Destiny bunlarda sadece bir kaçı.

ULUSAL SİNEMA MÜZESİ

Şehrin simgesi Mole Antonelliana, 167.5m’lik yüksekliği ve Torino’nun hakimi edası ile merkezinde dikiliyor. 

Bina 1878 yılında sinagog maksatlı inşaa edilmeye başlanmış fakat hiçbir zaman bu maksada hizmet etmemiş. 2000 yılından bu yana ise Ulusal Sinema Müzesi olarak hizmet veriyor.

IMG_9929İlk sinema filmleri, arka arkaya çekilmiş renksiz fotoğraflar… Kesik kesik hareketler, sessiz film kahramanları… Filmlerde sessizlik olunca aşırıya kaçan hareketler, mimikler… Film çekim makinaları, dekorlar, maskeler, kıyafetler…

Sinemanın dünü bu müzede.

ANTİK MISIR MÜZESİ

İtalya’nın bir şehrinde, Mısır’a ait bir müze, ilk önce ne alaka tepkisi oluşturuyor. Sonra Almanya’daki Bergama Müzesi’ni akla getirip, olabilir deniyor. Burası, Kahire Müzesi’nden başka sadece eski Mısır kültürü üzerine sergi sunan tek müze. 6.500 adedi sergilenen toplamda 30.000i aşkın eser Antik Mısır Müzesi’nin himayesi altında.

Mısır denilince akla gelen mumyaları cam korumalarının arkasında, biraz da dehşetle izlemek mümkün. Her şey mumyalanmış eski Mısırda, dönem dönem kutsallaştırdıkları kediler, timsahlar bile.

Gezintinin sonuna doğru sergilenen Thomb of Kha sanırım müzedeki en değerli sunum. Kha’nın mezarı, 1906 yılında beraberindeki 506 nesne ile birlikte keşfedilmiş. Kha’nın cenin pozisyonundaki mumyası da bir mezar süsü vermek maksatlı oluşturulmuş çukurda sergileniyor.

IMG_0234

JUVENTUS MÜZESİ

Başarılarıyla İtalya’nın en büyüğü olan Juventus, Torino şehrinin futbol takımı. 1897 yılında, Torino’lu bir grup genç tarafından kuruluyor. Takımın ismi de latincede gençlik anlamına gelen Juventus oluyor.

İtalya Serie A’nın en çok şampiyon olan takımı Juventus’un müzesinde 31 İtalya Serie A kupası bulunuyor. Bunun haricindeki şampiyonlukları ise 2 Kıtalararası Kupası, 2 Şampiyonlar Ligi , 3 UEFA Ligi, 2 Kupa Galipleri Kupası ve 2 UEFA Süper Kupası.

Müzenin hemen girişinde karanlık bir salonda kupalar ziyaretçilerini bekliyor. Sonrasında tarihi anların fotoğrafları, filmleri… Eski futbolcuların formaları; Dino Zoff, Del Piero, Nedved… Müzenin son salonu ise kendinizi Stadyumda hissedeceğiniz bir şov için hazırlanmış. Yeşil sahanın ortasında önce binlerce taraftarın karşısında ve sonra dört bir yanınızda tekrar eden tarihi maç anları… Futbolseverler için bir fırsat.

IMAG1960

***

Zero Dark Thirty

Zero Dark Thirty

Zero Dark Thirty, Kathryn Bigelow, 2012, IMDB 7.4 (133b)

Zero Dark Thirty, anlamı şu imiş: ABD askeri dilinde, örnekle, gece saat 02:30 “zero two thirty” olarak ifade edilirmiş. Türkçe’de karanlık anlamına gelen ‘dark’ ise gece yarısından sonra belirsiz bir saati ifade etmek için kullanılırmış.

zero dark thirty: gece yarısından sonra belirsiz bir saatte…

Ardında bıraktığı onlarca komployu bir kenara bırakırsak, ABD tarihinin kendi topraklarında yaşadığı en büyük terör saldırısı 11/09, dünya tarihini değiştirecek sonuçlar doğurdu ve saldırının müsebbibi UBL ele geçirilene kadar da süreç sona ermedi.  

Zero Dark Thirty, 11 Eylül gününde, karanlık bir ekran eşliğinde mağdurların aileleri ile yaptıkları telefon konuşmalarından seçmeler ile başlıyor. 

Başlangıç: 11 Eylül.

Hemen ardından hikaye iki yıl sonrasına atlıyor ve Arap bir tutuklunun CIA ajanları tarafından işkence edildiği sahne beliriyor.

İşkence filmin özellikle ilk bölümünde etkili bir şekilde yer alıyor. İnsan hakları, masumiyet karinesi unutulmuş uluslar arası kavramlar. Terör var ise problem bildiğimiz adalet ile çözülmez!

Başkan değişimi ile işkencenin de son bulduğu, filmin ileriki satır aralarında veriliyor.

Jessica Chastain, pek de hevesli gelmediği Afganistan’da, Maya isminde bir CIA ajanını oynuyor. İlk başlarda, bayan olmasının verdiği ön yargı ile işkence sahnelerine ve sert sorgulamalara iştirak edecek bir kişilik olmayacağı beklentisi oluştursa da zamanla hiç de beklendiği gibi bir ajan olmadığını ortaya koyuyor.

UBL’yi yakalamak onun için hayati bir hedef oluyor. 2003 yılından 2011’e kadar bu istek şiddeti artarak devam ediyor ve adeta bir saplantıya dönüşüyor. 2009 sonunda Camp Chapman’da yaşanan suikast ve arkadaşı, üst düzey yetkili Jessica’yı (Jennifer Ehle) kaybetmesi bu isteği vazgeçilmez kılıyor.  

Jessica Chastain, Zero Dark Thirty ile son derece başarılı bir oyunculuk ortaya koymuş. 2012 Oscar’ı için En İyi Aktris adayları arasında da yer almış ve Jennifer Lawrence’a (bence hak eden de Lawrence’tı) kaybetmişti.

Chastain

Irak Savaşı’nı anlattığı The Hurt Locker ile 2009’da En İyi Yönetmen Oscar’ını alan Kathryn Bigelow, başka bir ABD yakın tarihi filminde yöentmen koltuğunda. Zero Dark Thirty ona adaylık dahi getirmemiş olsa da vermek istediği mesajı net bir şekilde izleyiciye sunuyor.

Filmin bende en çok etki bıraktığı iki noktasına gelince:

Maya, ısrarlı takibi ve bir de hissiyatı sonucu UBL’nin yaşadığı evi buluyor. Sonrasında merkeze, ABD’ye dönüyor. Bulunan evde UBL’nin yaşıyor olma ihtimali ABD üst yönetimine göre %50! Fakat sadece Maya %100 emin. Hadi %95 diyelim, diyor. Bu inancı ve kararlılığını ABD’ye operasyonu yaptırtana kadar sürdürüyor. İzlemeye değer…

Ve süreç tamamen üst düzeyde devam ediyor. Operasyon kararı üstün de üstü, ABD başkanının seçimine kalıyor. Ve sonrasında bildiğimiz karar alınıyor. UBL’yi vuran ise ismi meçhul bir asker… Onun psikolojisi belki de ayrı bir film konusu.

***

Küçük Bir Başkent: Bern

Bern_İsviçre_05

İsviçre, Avrupa’nın sosyoekonomik olarak en gelişmiş ülkelerinden birisi. İleri seviye hayat standartları, halkını o kadar memnun bırakmış olmalı ki Avrupa Birliği’ne üye olmayı dahi düşünmemiş, referandum ile dışında kalmayı tercih etmişler.

AB için gerekli Schengen vizesi İsviçre için yeterli fakat resmi para birimleri Frank. Yine de Euro bölgesi ile çevrili olmak, yer yer Euro kabulünü de mümkün kılmış.

İtalya’dan İsviçre’ye geçerken, muhteşem doğayı arkada bırakarak, deniz seviyesinden yaklaşık 1900m yükseklikteki Grand Saint Bernard tünelini kullanmak gerekiyor.    

Bir müddet sonra İsviçre otobanlarına giriyorsunuz, levhalar Fransızca oluyor. Montrö, Fransızca konuşuyor; bir kıyısını Montrö’ye ayıran Leman gölünün diğer kıyısı Fransa… Bern‘e doğru yol alırken, bir anda levhalar Almanca’ya dönüyor. Artık ülke Almanca konuşmaya başlıyor.

Nüfusu kendisinden çok birkaç şehir olsa da Bern, İsviçre’nin başkenti.

Aare Nehri, Bern’in eski şehrini bir U gibi sarıyor. Merkezdeki tarihi saat kulesinden gezintiye başlıyoruz. Saat kulelerinin şehirlere verdiği ruh, özellikle Avrupa’da bir başka… Meraklısı da bir o kadar çok.

Sırtımızı saat kulesine verip iki tarafımızı omuz omuza vermiş taş binaların sardığı caddeden nehre doğru yürüyoruz.

Kaldırım taşları ile döşenmiş yollar tabi ki insanda trafiğe kapalı yol zannı veriyor. Nihayetinde bizdeki adı ‘kaldırım’ taşları… Fakat yayaya ait alanın nerede bittiğini bilmeden yürüdüğümüz yolda zaman zaman belediye otobüslerine yol vermek zorunda kalıyoruz.

Bir şehrin medeniyet seviyesi kaldırım yüksekliğinin tersi ile orantılı, sahibi meçhul deyişini hatırlıyorum…

Caddenin boyunca ortasına, belirli aralıklarla çeşmeler dikilmiş. Her biri teması farklı heykeller ile süslenmiş. İnsanın içinden onları bir fotoğraf karesine gömmek geliyor.

Nehri farklı noktalardan köprüler kesiyor. Onlardan en eskisini, Ayı Parkı’na (Bärenpark) giderken görüyorum. Nehir tam da onun altından viraj alıyor ve bir tarafına eski şehri bir tarafına da o şehri izleyecek yüksek tepeleri bırakıyor.

Bern Ayı Parkı, nehre inen bir yamaca yapılmış.

Çok fazla ziyaretçi alıyor. Çitlerle çevrelenmiş doğal ortamda gezinen ayıları ya tepeden ya da nehrin kıyısına inerek izlemek mümkün. Ayı, Bern’in simgesi. Bir rivayete göre şehrin ismi de Almanca ‘ayılar’ anlamına gelen ‘bären’ kelimesinden geliyor.

Bern’e gitmeden önce nette gördüğüm fotoğraflardaki manzarayı görecek bir tepe arıyorum.

Omuz omuza vermiş, yüksek eğimli koyu kırmızı çatıları ile eski binalar, onu çevreleyen Aare Nehri ve tam merkezden yükselen Katedral…

Gül Bahçesi’ne (Rosengarden) doğru yol alıyoruz. Patika yolda ilerledikçe durup şehre bakıyorum. Her yükseklik onu izleyecek ayrı bir tat veriyor. Ve Gül Bahçesi’ne, şehri görebileceğim en yüksek noktaya ulaşıyorum.

Bir şehrin onu izleyebilecek bir tepesi var ise her şey daha güzel oluyor, bir kez daha anlıyorum.

***

Efsane – İskender Pala

Efsane - İskender Pala

Efsane, İskender Pala, Kapı Yayınları, 2013

İskender Pala bütün romanlarını okuduğum sanırım tek yazar. Bu durum onun tarzını çok beğeniyor olmamdan kaynaklanmıyor; galiba her defasında ne yazmış olabilir diye merak ediyorum. Bir de tarihe olan merakım baskın çıkıyor.

Yazdığı kitapların bende bıraktığı etki ise maalesef her yeni romanı ile daha da azalıyor. “Babil’de Ölüm İstanbul’da Aşk” zirveydi. Leyla ve Mecnun’un Fuzuli’de can bulan hikayesi. “Katre-i Matem” o zirveye yakın keyifle okuduğum ikinci romanıydı.

Efsane, Barbaros (barba rossa:kızıl sakal) Hayrettin Paşa romanı olma iddiası taşıyor. Romanın alt başlığı açıkça bunu dile getiriyor.

Anlatıcı ise romanın aslında esas kahramanı: Sidi Can, Seyyid Muradi, Saint Alkala, vs… Belki de ilk kopukluk burada başlıyor. Bir roman kahramanına ve üstelik bu uzun hikayenin anlatıcısına bu kadar fazla isim vermek neden! Yukarıda yazdıklarıma ilave de var. Okuyana kalsın.

Dediğim gibi roman, Barbaros’un değil Alkala’nın hikayesi aslında. Barbaros ise onun gel git dünyasında bir uğrak noktası, satranç partneri…

Endülüs’te dünyaya gelmiş bir Müslüman, Alkala. Toprakların kaybı ile bütün ailesi ortadan kaldırılınca Dejan Ojeda ismindeki bir papaz tarafından himaye ediliyor.

Beatrix, kaderi Alkala ile benzer. El diyarı olmuş Endülüs’ün gizli müslümanı. Nam-ı diğer Billure.

Romanın etrafında döndüğü hikaye, Alkala ile Billure’nin 1511 yılındaki tanışmaları ile başlıyor. Tanışmaları, gizli sevdaları, birbirlerine emanet ettikleri sözler, sırlar ve hediyeler… Sonrasında ayrılış, arayış ve bir türlü bir araya gelememe.

İskender Pala bunu her romanında yapıyor. Sevdalıları ayırıyor ve romanların merak noktasını iki ayrının nasıl bir araya geleceklerine dair kurguluyor. Divan edebiyatı geleneği sanırım ona bu ihtiyacı hissettiriyor. Her roman Leyla ve Mecnun prototipinde. Böyle olunca da etki her yenisinde daha da azalıyor.

İlerleyen sayfalarda, hiç hesapta yokken ve okuyucu olarak bende bu yönde bir beklenti de oluşmamışken, bir anda polisiye tadında bazı öyküler ortaya çıkıveriyor. Esrarengiz cinayetler ve bir seri katil arayışı… Efsane’nin Leyla ve Mecnun tadına bir miktar hareket getiriyor tabi bu durum. Ama bir de bakmışsın, romanın özü oluveriyor.

Muhteşem yüzyılın denizlerinde geçen romanda olmazsa olmaz Andrea Doria.  Şarlken ile Kanuni’nin mücadelesinde, bir tarafın Barbaros’u var ise diğer tarafta Doria…  Küçük çatışmalar ve romanvari atışmalar ile başlayan Barbaros, Doria mücadelesi tarihin en büyük deniz savaşlarından birisi olana Preveze ile sonuçlanıyor.

Barbaros’un içinde yaşadığı yüzyıl tarihin büyük isimlerinin de yüzyılı.

Doria’nın, Şarlken’in, Piri Reis’in kahramanımız Alkala’nın yoluna çıkmasını anlayabiliyorum ve hiçbir garipseme hissetmeden onların hikayesini okuyabiliyorum fakat Anne Boleyn’in Efsane’nin satır aralarında ortaya çıkması fazlasıyla yapay geliyor.

‘Benim tatlı, küçük sincabım’a ne gerek…

***

On Yılın Filmleri: Beyaz Bant [2009]

Beyaz Bant - Das Weisse Band

Das Weisse Band

IMDB: 7.7 (36b oy)

Yön: Michael Haneke 

Henüz üç dört yaşlarındaki küçük bir çocuğa ölümü nasıl anlatırsınız?

Ölüm nedir diye soruyor küçük çocuk. Ablası cevaplıyor, hayatın sona ermesi. Peki kimler ölür? Hastalar, yaşlılar… Bir de büyük kaza geçirmiş olanlar. O küçük çocuk ısrarla anlamadığı her noktada yeni sorularla ablasını zorluyor. Ve ablası sabırla cevaplıyor. Nihayetinde küçük çocuk anladığını özetliyor: Öyleyse annem yolculuğa gitmedi!

2009 Cannes Film Festivali‘nde Altın Palmiye almıştı Beyaz Bant. Türkiye’de gösterime girdiği 2010 yılında ise çoğu sinema eleştirmeni için yılın en iyi filmi idi.

O gün bugündür izlenecek filmler listesinin en önünde cebimde taşıyordum Beyaz Bant’ı.  

I. Dünya Savaşı’nın hemen öncesinde Almanya’da bir kasabada geçiyor hikaye. Yaşlı bir sesin anlatımıyla başlıyor film. O yılları o kasabada geçirmiş genç bir öğretmenin anlatımıyla.

Siyah beyaz çekimler kesinlikle izleyeni o eski zamanlara götürüyor. Kasaba dekoru, kıyafetler tam anlamıyla zamanın tadını veriyor.

Beyaz Bant_01  Beyaz Bant_02  Beyaz Bant_04

Herkesin birbirini tanıdığı bu küçük kasabada garip olaylar birbiri ardına gerçekleşiyor. Önce Doktor atı ile evine dönerken, kimin hazırladığı belli olmayan bir tele takılıyor, düşüyor ve ağır yaralanıyor. Sonra Çiftçi‘nin karısı garip bir şekilde ölüyor. Ve bu olayları takip eden diğer gariplikler…

Beyaz Bant, masumiyetin simgesi… Ne zaman masumiyet unutuluyor, beyaz bant çocukların kollarına takılıyor. Ta ki tekrardan masum dünyanın sorumlulukları içselleştirilene kadar.

Kötülük ve ceza bir kasaba profilinde Haneke‘nin üslubu ile dile geliyor.

Ardı ardına izleyiciye sordurduğu sorular ve bu sorulara cevap bulabilmek ümidiyle gergin bir şekilde sonuna kadar izlenen film. Fakat cevap filmin sonunda değildir. Filmin bütününde, her bir karede anlatılan olayların içerisinde gizlidir.

Ve de izleyenin aradığı kadar net de değildir.

Çünkü Beyaz Bant, kimin kötü olduğunu göstermek isteyen değil, nasıl ve neden masumiyeti kaybettiğimizi anlatan mükemmel bir film.

Beyaz Bant_03

***