Bizim Büyük Çaresizliğimiz

bizim büyük çaresizliğimiz

Elini yüzünü yıkarsın. Günlük kıyafetlerini giyinirsin. Dışarı çıkarsın. Sokak esnafına selamını verir hayata akarsın. Bütün yaşananlar sıradandır ama hayatın da tam kendisidir.

Ve bu sıradanlık romandır. Şehir Ankara,  yazar Barış Bıçakçı’dır.

Uzun bir mektup aslında Bizim Büyük Çaresizliğimiz ile okuduğumuz. Geçimini evinde gerçekleştirdiği çeviriler ile sağlayan Ender’in Çetin’e mektubu. İki çocukluk arkadaşı, üniversite sonrasında ise iki ev arkadaşı.

Aynı kıza aşık olmuş iki dost.

Yıllar geçer de o günlerin üzerinden Ender kaleme sarılır ve Çetin’e mektup yazar. Aslında mektup değildir bu ve fakat anlatım bu dilde olunca biz bunu mektup gibi okuruz.

“Ne büyük çaresizlikti Çetin, ne büyük çaresizlik!”

Çocukluk yıllarında iki dosta arkadaş bir diğer isim ise Fikret’tir. O kadar yakınlardır ki onun aile evi Ender ve Çetin’in de sıkça ziyaret ettiği bir mekandır. Ta ki bir trafik kazasında Fikret’in anne ve babası hayatlarını kaybedene kadar.

Çalışmak için Amerika’ya giden Fikret’in iki dostundan isteği kız kardeşi Nihal’in üniversiteyi bitirene kadar Ankara’da, onların evinde kalmasıdır.

Kabul edilecektir bu istek, aksi zaten düşünülemez bile. Nihal iki yıllığında Çetin ve Ender’in evinde kalacaktır.

“İkimiz de, yine lisedeyken hayal ettiğimiz bir şeyi yıllar sonra yaşayacağımızı, aynı kıza, üstelik de daha annesinin karnındayken tanıdığımız bir kıza aşık olacağımızı, kafamızın fena halde karışacağını bilmiyorduk.”   

Hani, insan en yoğun duyguları yaşarken dahi aslında hayatın en sıradan olanları ile de birliktedir ya: Derin bir üzüntü duyduğunda karşı sokaktaki fırından küçük bir çocuk ekmek alıyordur; mutluluğu zirvelerdeyken bir taksi şoförü kaldırımda ilerleyenlerden müşteri kapmak için korna çalmaktadır.

İşte Barış Bıçakçı romanları bana bunu veriyor, bütün duygular sıradanlığın olanca içinde yaşanıyor.

“İkimizi de sayısız kıskançlık nöbeti bekliyordu. Aşağılık hissi. Orta yaş bunalımı. Kooperatif aidatı.”

“Ev kuşuyduk biz. Radyo dinlerdik, çay içip bisküvi yerdik, bu da yetmezdi bisküvimizi çaya batırırdık: gülüşümüzün bütün dişleri tamamdı da gençliğimizin üç dişi eksikti.”   

Ve Ankara… Barış Bıçakçı romanlarının olmazsa olmaz şehri. Onun romanlarında mekan roman ile bütündür. Onu okurken onun anlattığı şehri yaşarsınız. Ve bu şehir hep Ankara’dır.

“Ankara’da “yaşamaya” sen İstanbul’a gittikten sonra başladım. Aslında biraz da buruk başladım! Ortak hatıralarımızla dolu yerlerin hızla değiştiğini görüyordum. Sizin sokaktaki bahçeli evler birer birer yıkıldı, basket oynadığımız park taştan betondan sevimsiz bir konser alanına dönüştü, pazaryerine dev bir bina konduruldu, Cuma Pazarı binanın içine taşındı. Caneriklerine bahar güneşi vurmuyordu! Ne yapalım öyle caneriğini?”

Sadece Ankaralı’nın bileceği ayrıntılar satır aralarına gizlenir. 

“Her şeye rağmen gezip gördükçe Ankara’da sevdiğim yerler oldu… hacı Bayram ve çevresinin kasaba havası. Yenimahalle’nin terk edilmiş sineması, meyhaneler sokağı ve Yeni Huzur Oteli. Subayevleri’nde hissettiğim tatil yeri neşesi, parlaklığı.”   

Bizim Büyük Çaresizliğimiz, en başta da belirttiğim gibi Ender’in Çetin’e hitaben seslenişi.

Bir noktada bu seslenişi ben Ender’in kendisini, olmayan bir arkadaşa çözümleyişi olarak da hissederek okudum. Aslında Çetin yok. Ender ve Çetin aynı kişi… Benimkisi sadece bir yanılsamaydı.

Roman okumayı seviyorsanız ve henüz herhangi bir Barış Bıçakçı romanı okumamış iseniz durmayın, okuyun, eksik kalmayın.

not: Bizim Büyük Çaresizliğimiz, 2012 yılında bir trafik kazası sonrası hayatını kaybeden Seyfi Teoman tarafından sinemaya aktarılmıştı.

***

Reklamlar

Como’da Bir Kısa Gün

IMAG1014

Bulutlar çekilse ve güneş yüzünü göstermiş olsa idi, gölün ortasından seyrettiğim manzara çok daha güzel olacaktı. Yeşile boyanmış tepeler, zengin görünümlü villalar ve rüzgar…

Dümende bulunan adam bize villaları tanıtıyor. Her gördüğümün öncesinde, yıllar öncesinin bir Fiat reklamında onu Como Gölü kıyısında koşarken hatırladığımız hayal meyal anı ile işte bu George Clooney’in olsa gerek desem de bir türlü beklediğim o ismi duyamıyorum.

Ama onu duyana kadar ismi anılanlar yetiyor. İşte bu Sopphia Loren’in, işte bu Chicco’nun… İşte bu Madonna’nın sürekli kaldığı otel.

Rüzgar, ayağa kalktığımda daha bir sert vuruyor. Temmuzun başında, Como’da bulutlu ve rüzgarlı bir öğlen vakti, 5€ vererek bindiğimiz tekne ile göl gezisi yapıyoruz.

Tekneden inip sola dönüp fünikülere doğru yürümek gerekiyor. Güzelim haziran kokusunu temmuza taşıyan ıhlamur ağaçlarının arasında yürümek bu göl kentine ayrı bir keyif katıyor.

Füniküler bizi yaklaşık 700m lik bir ray yolculuğu ile Como’yu 500m yüksekten seyredeceğimiz Brunate’ye taşıyor.

Espresso içebileceğiniz bir kafe, küçük meydanda bir kilise, hediyelik eşya dükkanları, dar sokakları yürürken karşılaştığım kırmızı Fiat500 ve Como Gölü. Kısa bir gezinti sonrası tekrar göl kıyısına iniyoruz.   

Öğlenin sonrasında, vakit Türk topraklarında ikindiye, Como’da beş çanına dönerken güneş yüzünü gösteriyor.

Como gözümde yeniden doğuyor. O güzel gölü ve onu çevreleyen doğasını, yeşillere bürünmüş bir parkın göle sıfır noktasından izliyorum.

Güneş Como’nun sularında parıldıyor, parıldıyor…

***

“Masum Değiliz”

 birds-girl-sea-sunset

Kan ter içinde uykularından uyanıyorsan eğer her gece. Ve her gece, yıldızlarından arınmış bir karanlığı vicdansızca sunuyorsa sana. Yaz gecelerinde varlığı ile ışık bulduğun dolunayı özlüyorsan. Önce dolunay ve sonra tüm dostlar birer birer kayboldular ise…

Yalnızlık sevgili gibi boylu boyunca uzanıyorsa koynuna. Nefes almak eskisi kadar kolay değil; ve alınan her zor nefes duyduğun tek ses ise. Yalnızlık gitgide sarıyorsa seni…

Olur olmaz yere ıslanıyorsa kirpiklerin artık her şeye. Tutamıyorsan gözyaşlarını ve gözyaşların bile seni terk edip gitmek üzere ise…

Anneni daha sık anımsıyorsan hatta anlıyorsan. Özlüyorsan onun sımsıcak saran korumacılığını. Onun varlığını… Artık çok eskide kalmış güzel bir an olarak hatırlıyorsan… 

Kalbini bir mektup gibi buruşturulup fırlatılmış; kendini kimsesiz ve erken unutulmuş hissediyorsan. An’ların bütünüyle anıların ise artık. Yalnızsan ve yalnızsan…

İçindeki çocuğa sarıl. Öyle içten sarıl ki…

Sana insanı anlatır.

Masum değiliz hiçbirimiz. Üzülme…

***

Cehennem’in En Karanlık Yeri

Cehennem Dan Brown

Dan Brown, Cehennem ile Da Vinci Şifresi, Melekler ve Şeytanlar romanlarının tadını yakalayan bir hikaye yaratmış. Yazarın sanata, tarihe, simgelere olan merakı Cehennem ile üst seviyede yeniden ortaya çıkmış.

Boarding vakti geliyor. Ağır adımlarla sıraya doğru ilerliyorum, biletimi Türk Hava Yolları’nın görevlisine uzatıyorum. Elektronik okuyucuda barkodu okutuyor ve üzerinde 20C yazan kısa kısmı uzunundan kopararak bana uzatıyor.

Uçağın dar koridorunda, üst rafa eşyalarını koymak isteyenlerin engellemeleri ile yavaş yavaş ilerliyorum. Yerime ulaştığımda sırt çantamdan yaklaşık üç buçuk saat sürecek yolculuğumda bana eşlik edecek olan Dan Brown’ın Cehennem romanını çıkarıyorum.

Tüm yolcular tamam. Kemerim bağlı. Cehennem’in ilk sayfasını çeviriyorum.

“Cehennemin en karanlık yeri buhran zamanında tarafsız kalanlara ayrılmıştır”.

Uçağımız İstanbul Atatürk Havalimanı’ndan, İtalya’nın Torino şehrine doğru havalanıyor. Yükselmesini tamamladığında Robert Langdon İtalya’nın Floransa şehrinde gözlerini açıyor.

Floransa

Profesör, neden Floransa’da olduğunu, baş ucunda duran doktorların kimliğini, başında hissettiği ağrının sebebini bilmiyor. Çok vakit de geçmiyor, siyahlar içerisinde bir kadın Profesörü öldürmek üzere hastane odasına giriyor. Nitekim doktorlardan birisini de öldürüyor. Langdon’un hayatını kurtaran diğer bayan doktor Sienna Brooks oluyor ve onunla beraber hastane odasından kaçıyor.

Cehennem, bu aksiyon dolu sahneler ve ortaya çıkan sorular ile başlıyor. Merak öyle kısa zamanda büyüyor ki romandan kopmak mümkün olmuyor. Son dönem gerilim yazarlarının modası roman kahramanına geçici hafıza kaybı yaşatmak olsa gerek. Sultan’ı Öldürmek’te Ahmet Ümit’in bize yaşattığını Cehennem ile kalitesi daha üst seviyelerde bir kez daha yaşıyoruz.

Langdon hatırlamıyor. Onun zihninde oluşan sorular okuyucuyu da hapsediyor ve böylece kahraman ile birlikte sorulara cevap aramaya başlıyor.

La Mappa Del Inferno

Cehennem bir gerilim romanı. Çünkü işin özünde cevaplanması gerekli olan ve okuyucuyu tam anlamıyla merak içerisinde bırakan derin sorular var.

Cehennem bir seyahat romanı. Çünkü mekanlar -Floransa, Venedik, İstanbul- bir seyahat dergisinin detayları ile anlatılıyor. Bu şehirler ve mekanlar anlatılırken okuyucunun gözünün önüne gelmemesi ve o turistik yerlerde geziyor hissiyatı yaşamaması mümkün değil (Ve hatta, romanın ilk sayfasında anlatılan mekanı okurken gözümde canlanan adres tam olarak kitabın sonunda karşıma çıkıyor).

Dante Maskesi

Cehennem bir tarih ve sanat romanı. Çünkü mekanların eski sahipleri -Ahmet Ümit romanlarındaki kadar tarih kitabına çevrilecek seviyede olmasa da- tarihi önemleri ile bu romanda var. Floransa’nın tabloları var. Medici ailesi var. Vecchio Sarayı var. Porta Romana var. Dante var. Dante’nin Cehennem’i var. Ayasofya var.

Romanın bir yerinde öyle güzel bir yanılsama oluşturulmuş ki gerçek ortaya çıktığında buna inanmak için tekrar geriye dönüp yanılgının başladığı sayfaları okumak gerekiyor.

İhanet Noktası ve Kayıp Sembol ile Dan Brown adına yaşanan irtifa kaybı, Cehennem ile bir hayli geri kazanılmış.

Dan Brown

***

Hoşgeldiniz…

Geldiler

O kadar yürekten çağırmışız ki bir gece ansızın geldiler.

Beklenmedik bir şekilde, beklenen vakitten önce. O kadar yürekten çağırmışız ki önce Ela ağladı dünyaya sonra da Nil.

Bir dakika ara ile.

Aynı karında aynı anda geçen otuz dört hafta sonrasında, merhaba dünya.

Miniktiler. Ansızın gelmenin verdiği miniklikteydiler.

İlk bakışta ayırt edemeyeceğim kadar benzerdiler.

Ağladılar. İlk sesleriydi. Her doğanın olduğu gibi. Aynı karından aynı dünyaya bir dakika ara ile vardılar.

Ansızın geldiler. Beklenmedik bir an, beklenen vakitten önce.

Aynı odanın ayrı oda’larına alındılar. Bir cam ayracın ötesinde gülümsediler. Bir cam ayracın ötesinde ağladılar. Bir cam ayracın ötesinde esnediler. Gözlerini açtılar, bazen açamadılar. Bir cam ayracın ardında sevgi yumağıydılar.

Miniktiler ve minik minik büyüdüler.

Bir gece ansızın geldiler. Şükürler olsun, geldiler.

…ve şimdi bizimleler. 

***

İlk On Yıl: Seksenler

misket

Televizyon renksizdi. Rengi olmayan televizyonun tek kanalı vardı, TRT1. Ve izlediğimiz programın orjinalinin renkli olup olmadığını TRT1 logosunu çevreleyen elips belli ederdi. Var veya yok… Renkli veya renksiz…

Sonra televizyonumuz renklendi. Logoya bakmaz olduk.

Ekran çok zaman karlı olurdu. Veya daha da artınca kar, karıncalı olurdu. Karlı ve karıncalı, televizyondaki görüntünün kalitesinin tarifiydi.

Arkasındaki kocaman tüpün görünmeyen bir köşesine TRT bandrolü yapıştırmak zorundaydık. Yapıştırmaz isek evi kontrole gelecek görevliler tarafından cezalandırılabilirdik!

Televizyonun arkasından çıkan kablo tüm odayı dolaşır ve pencereden dışarı çıkar, çatıya kadar uzanır ve çok kollu antenin bir ucuna bağlanırdı. Antenin ucu gökyüzünü değil şehrin vericilerinin olduğu bölgeye dönük olmalıydı. Babalar çıkardı çatıya, bir sağa bir sola… Pencereden bağırılırdı, karlı, karlı, net… netti… tamam… gel, gel…

Pazarları Cenk Koray olurdu. Öğle vakti, elindeki kartonlardan okuduğu sunuş ile yönetirdi programını. Ve tabi ki Kutu Kutu’yu. İlk heyecanlar, ilk ödüller. Kutundan vazgeç al hediyeyi git.

Ve olmadık anlarda program canlı maçlara bağlanırdı. Bazen o maçtan, bazen şu maçtan. O yıllar maçları TV’den o kadarcık izlemek bile başlıca keyifti. Hele ki üçüncü lig maçlarının sonuçlarını pazar günleri saat 20 ile 21 arası bir vakitte, TRT’nin radyosunda beklemek… Ve şehrinin takımının o hafta aldığı sonucu öğrenmek adına dakikalarca radyo önünde beklemek… Bilgi uzaktaydı ve ulaşmak çok zordu.

SeksenlerFoto

Televizyonun hemen altında kasetçalar. Adı öyleydi, çünkü çaldığı kasetti. Ve şarkıcıların kasetleri çıkardı, albümleri değil…

Kaset çalar orta boy, iki yanında iki hoparlör. Stop, Record, Forward, Reward, Play, Pause… Altı tuş, Record kırmızı olurdu, yanlışlıkla basmayalım diye. Dışarıdan gelen sesi kasede kaydetmek için Record ile Play‘e birlikte basmak gerekirdi. Ama tabi ki kaydı alacak kasedin tepesindeki iki koruyucu kırılmalıydı.

Kaset çalardı. Bazen de sarardı. Bunu boğulan sesten anlardık. Makaranın çevirdiği bant yolundan çıkardı da biz kaset sardı derdik. Bir kalem ile bant yoluna sokulurdu.

Bizim kentin çocuklarının dönemsel oyunları olurdu. Altüst, bilye, boru…

On bir futbolcunun fotoğrafları basılı kartlar, her bir oyuncunun forma numarası ile satılırdı. Alt mı üst mü? Daha büyük numarayı bulan kazanırdı. Cepler kartlarla dolu gezilirdi altüst dönemleri.

Ve bir zaman sonra kartlar yerini bilyelere bırakırdı. Toprak zemine daire çizilir ve tam merkeze bilyeler dizilir. Çemberin dışına çıkardığın bilye senindir.

İlk okul önlükleri siyah, yakalar beyazdı. Zemini topraktan sahalarda birinci lig maçları oynanırdı. Türk filmleri sadece cumartesi geceleri, Ayşe Egesoy’un uzun şiirli müzik programından hemen sonra olurdu. Yabancı filmler ise bir salı gecesi bir de pazar sabahı… Maradona ve Madonna, iki farklı kulvarın iki büyük yıldızıydı.

Sosyal hayat sokaktaydı. Ve akşam ebesi ile sona ererdi.

Nasıl başladı hatırlamıyorum. Ama böyle geçti. Her şey yeni, her şey değerli, her şey keyifli…

Sonra duvar yıkıldı, on yıl sona erdi…

 

Önemli: Anonim değildir. keyfimizvebiz blog sahibi tarafından kaleme alınmıştır ve tüm hakları blog sahibine aittir. Kaynak belirtilerek alıntı yapılabilir.

***BENZER YAZILAR***

Az Bulunan Değerlidir: Doksanlar

***

DubleAnne’nin Hamilelik Güncesi: Minik Meleklerime Mektup-2

ikiz_bebekler_ve_bakimlari

Minik prenseslerim benim,

Sizinle geçirdiğim bu muhteşem serüvenin sonuna doğru yaklaşıyoruz artık. Siz iki minik kuzumun bir saniyesini bile hatırlamayacağınız ama annenizin kesinlikle bir saniyesini bile unutmayacağı olağanüstü aylar yaşadık birlikte. İki minik hücre idiniz içimde, şimdi ise kocaman insan yavrusu oldunuz. Ultrasonda sizi gördüğümüzde hanginiz Ela hanginiz Nil ayırdedebiliyoruz artık babanızla :)

Ela’ m, sen yuvarlak yüzlü ve güleç mizaclısın, hemen her ultrasonda bize gülümsüyorsun :) Yüzünü saklamıyorsun, muhtemelen çok sosyal ve çekingen olmayan bir çocuk olacaksın. Nil’ im, sen ise hep yüzünü gizliyorsun bizden. Sadece bir kere gülümsediğine şahit olduk. Minik ellerin hep yumruk olmuş uzun ince yüzünü kapatıyor. Kameraları, fotoğraf makinelerini pek sevmeyeceksin anlaşılan :) Cool tavırlısın. Bu nedenle seni babanıza Ela’ yı ise bana benzetiyoruz babanızla…

Her geçen gün daha da yaklaştırıyor bizi birbirimize, bu durum aklıma geldikçe heyecanım artıyor ister istemez. Bir telaş kaplıyor beni. Sanki evimize gelecek o pek kıymetli misafirler için henüz daha tam hazır değilmişim gibi telaşlanıyorum. Ne olur acele etmeyin, annecik ve babacıkla buluşmak için en doğru zaman sizin içimde yeterince büyüyüp bu dünyaya sağlıkla hazır olduğunuz zamandır.

Her ne kadar sizi çok merak etsem de, sabırsızlıkla görmeyi istesem de, her gün her gün özlesem de bir taraftan içimi bir burukluk alıyor bu güzel süreç biteceği için. İleride yazdığım bu yazıları okuduğunuzda şunu çok iyi bilin ki anneniz sizi içinde büyütmekten çok ama çooook mutluluk duydu. Umarım sizin için yeterince iyi evsahipliği yapabilmişimdir. Elimden gelenin en iyisini yapmaya çalıştım hep. Umarım memnun kalmışsınızdır benden…

Ben sizden o kadar çok, o kadar çooook memnun kaldım ki… Kelimelerle anlatmam mümkün olabilir mi? İki bebek iken tek bebek kadar bile yormadınız annenizi, sanki özellikle dikkat edermiş gibi beni incitmemeye. Hiç sorun çıkarmadınız, hiç üzmediniz… Bi çok tek bebeğin yaşatabildiği sorunları ben ikinizi birden taşırken bile yaşamadım çok şükür. Sizi bana veren Allah kolaylığını da verdi gani gani. Şimdi önümüzdeki en büyük ve son engel sizin doğumunuz. Umarım bu büyük finali de üçümüz başarıyla atlatır ve birbirimize kavuşuruz minik kuzularım. Her gece dua ediyorum size sağlıkla ve sorunsuz kavuşabilmek için. Çok ama çok az kaldı…

duble anne

Özgen Bahçe’de Keyifli Anlar

Foto_Özgen01

Yıllanmış ağaçların yaprakları altında, şehrin merkezinde ama onun yorgunluğundan uzakta bir bahçe.

Dinginliğini onu yaşayanlara sunan cömertliği ile bu şehre geldiğim günden bu yana hiç vazgeçemediğim uğrak noktam Özgen Bahçe.

Soğuk bir mart akşamında tanışmıştım. Yeni yeni alışkanlığım olan nargileyi içeceğim bir mekan ararken, “nargile burada içilir” önerisi ile dostun, onun kapısını çalmışım. Soğuktu ama yine de dışarıda oturmuş ve titreyen ellerimizle marpucumuzu tutar olmuştuk.

Bir nargilenin ateşi bir de sohbetin güzeli ısıtıyordu bizi.

Kışları ayrı bir güzel… güzeldi.

Biz yazlarını anlatalım. Merkezinde bir süs havuzu sıcak Bursa yazlarına hafiften bir serinlik katar. O havuzun başında oturmak, tabi ki güzel ama bizim favori mekanımız bahçenin yeşil sınırlarının hemen kenarındaki sedir koltuklar.

Oraya oturmalıyız, kısa bacaklı sehpamızda durmalı çaylar ve nargile hemen yanı başımızda fokurdamalı.

Şöyle diyeyim; nargilesi en iyilerdendir ama ya çayı kötü olsaydı Özgen Bahçe’nin! Çekilmezdi o keyif.

 

Çay da en iyilerden. Bir zamanlar enstantaneye güzellik katsın diye semaver alırdık sonra vazgeçtik. Bardakta çay dolu tepsiler gelsin ki ansızın, keyfe güzellik katsın.

Yoğun yapraklı ağaçların dallarında kuşlar olur yazları. Bahçeyi aydınlatan beyaz ışıklar, müdavimlerin direkt gözüne değil, gizlenmiş bir şekilde ağaçlara doğru yönelir. Ferahlık verir bu durum. Akşam ezanından sonraki o ilk karanlıkta yanarlar ve gündüzün geceye dönüşüne ayrı bir güzellik katarlar.

Sedir koltuklar ardı ardına dizilidir ve her koltukta ayrı bir muhabbet döner. Her sehpa yanında da ayrı bir nargile. 

Sedirler sohbete düşkün müdavimler, masalar ise o sohbeti oyun ile sürdürmek isteyenler ile şenlenmişken oyun parkına yakın olan mekanlar çocuklu ailelerin tercihidir.

Bazen sadece “ceviz” dediğini anladığım bir seslenişle elinde kavanoz cevizci abi dolanır bahçe içerisinde:  “tazcevizz”… Kimi zaman “bay balon” her gün giydiği kıyafeti ve safiyane bakışlarının arkasına gizlediği müthiş hafızası ile sakız satmak için masalardadır.  

Müzik gelir hoparlörden ve hiç bir zaman rahatsız etmemiştir. Varlığı çoğu zaman farkedilmez ama onu duyduğunda nedense hep çalan en sevdiğin şarkıdır. Yabancı müziktir. Dili yabancı, hissettirdiği tanıdık.

Çay tepside gelir. Kan kırmızı bardaklar onu talep eden masalara bırakılır. Bizim masamıza ise o istek dile gelmeden koyulur. Veyahut akşamın sıcağına set vuracak soğuk limonatalar…

Nargile kokusu tüm bahçeye yayılır. Maşanın metal sesidir gelen, nargile ateşinden hemen önce…

Mutluluk andır ya hani, o mutlu anın küçük bir parçası Özgen Bahçe.  

Şehrin merkezinde, Kültür Park’ın içinde bir dinlenme noktası. Dinginliğe uzanış mekanı. Ve orada kayboluşun adı. 

***

Hasret – Canan Tan

Hasret

“Acı çekmenin analara mahsus olduğu düşünülür nedense. Babalar dertlerini, tasalarını, onulmaz acılarını yüreklerine gömüp dillendiremedikleri için belki…”

Bir Canan Tan kitabı okumuş olacağım aklıma gelmezdi. Onun yazdıklarının, ya kitap kapaklarının tasarımından ya da romanlarına vermiş olduğu isimlerden dolayı, liselilere hitap eden sığ aşk romanları olduğunu düşünürdüm.

Ve bir anda Canan Tan algısı bende şu başlıklar ile değişti: Bir gazetenin pazar eki… onunla yapılan röportaj… babamın o röportajı okuması… son kitabı Hasret… Keskin’in mübadele yılları ve Bursa kitap fuarı…  

Bir pazar günü kendimi, elimde fuardan almış olduğum “Hasret” kitabını yazarına imzalatmak için uzun bir kuyrukta bekliyor buldum.

Keskin’i merkezine almış romanı, Keskin Lisesi’nin eski müdürüne, babama hediye etmek istemiştim. Ve Canan Tan ile yaptığımız kısa bir muhabbet sonrası “Bir Keskin romanında buluşmanın mutluluğu ile…” kendi romanını imzalayıp bana uzattı.

*

İlk okulu Kırıkkale-Keskin’de okumuştum ve ilk okul öğretmenim Keskin’in aslında  eski bir Rum kenti  ve isminin de Maden olduğunu söylerdi. Kırıkkale’nin henüz olmadığı Cumhuriyet öncesi yıllar…  

Kurtuluş Savaşı sonrası Türk-Yunan nüfus mübadelesinden nasibini alan yerleşkelerden birisi de Keskin oluyor.  

Bildikleri tek dil Türkçe olan Rumlar doğup büyüdükleri topraklardan bir daha dönmemek üzere ayrılıyorlar; ve tabi ki diğer taraftan artık Yunan olan toprakların Türkler’i, aslında memleketleri olan o toprakları bırakıp Türkiye’ye geliyorlar.

“Önce suskunluk sarar doğanın bedenini. Yeşile çalan gözlerin elaya dönüştüğü mevsimdir eylül. Altın kızılıyla sarının binbir tonuna açılmış kocaman bir kucaktır. Üzümdür, bağbozumudur.”

Nice dramlar yaşandı şüphesiz. Hasret ile bunlardan birisini, Keskin’in tanınmışlarından Haci Ali Bey’in oğlu Tacettin ile bir Rum kızı Patricia’nın ayrılık hikayesini okuyoruz.

İlk bölümde Keskin’de büyüyen sevdanın çok sıradan bir anlatısı var. Bir Türk filmi gibi, sıradaki sahnenin ne olacağını tahmin ettiren bir kurgu ile sayfalar ilerliyor. Bir de ilk kez okuyor olduğum Canan Tan’ın cümle kurguları romandaki derinliği yakalamam noktasında maalesef bana yardımcı olmuyor. Çok sık kurulan devrik cümleler, neredeyse üç dört cümleye bir sonlara eklenen özneler sanki kaliteyi biraz da eksiltiyor.

Bu kısımda beni romana bağlı tutan, tanıdığım Keskin’i okuyor olmak oluyor.

İlkinden daha kısa olan ikinci ve son bölümlerde ise anlatı daha hızlanıyor ve mübadelenin yaşattığı dramlar belirgin bir şekilde romana yansımaya başlıyor. Hasret bu bölümlerde kendini buluyor.

Kurgu vasatın çok üzerinde olmasa da yazarın karakter oluşturmalarını başarılı buldum. Rum anne Omorfia’nın yalnız ve güçlü yapısı, Fatiş Ana’nın törelere bağlı bir nevi ‘Devlet Ana’ kararları, Behire’nin modern yanı, Tacettin’in melankolik iç dünyası Canan Tan’ın anlatımlarıyla kare kare canlanıyor.

Romanın sonunu tahmin etmek zor değil. Ama normal sanırım, polisiye değil sonuçta anlatılan. Tarih ve dram.

“Güneş yorgun bedenini Keskin’in üzerinden sıyırıp dinlenmeye çekilirken…” cümlesi ile başlayan Hasret’ti okuduğum.

Hasret_Canan Tan

***

Bir An: Yakalanış

Bir An

Koşar adımlarla girdi odaya. Soluk soluğa kalmış şekilde masanın yanında durdu. Sağ elini göğsüne götürdü; derin derin nefes alıp veriyordu.

Sandalyesinden kalkan arkadaşı avuç içleri yere bakacak şekilde iki elini aşağı yukarı hareket ettirip ondan sakin olmasını istiyordu.

Sonunda nefes alış verişi normale döndü. Sağ elini arkadaşının omuzuna atıp ondan destek almaya çalışıyordu. Kısa bir zaman sonra sadece elini tutan eli görebildi.

Yavaş yavaş karanlık bir perde gözünün önüne iniyordu. Ağzından ince ince kan sızıyordu, biliyordu.

Bilmediği, daha önce hiç algılamadığı o ılık sıvının tadıydı. Bir çığlık koptu. Barut kokusu odayı çoktan sarmıştı.

***

Önemli: Anonim değildir. keyfimizvebiz blog sahibi tarafından kaleme alınmıştır ve tüm hakları blog sahibine aittir. Kaynak belirtilerek alıntı yapılabilir.