Seyrek Yağmur

Seyrek Yağmur

Bu sefer farklı Barış Bıçakçı. Fakat yine de aynı. Olmadı, karar veremedim, ya öncekilerden farklı ya da aynı.

Rıfat, bir kaybeden. Ne diğer kaybedenlerden farklı ne de aynı. Sevgilisini kaybetmiş. Mektubu da gelmemiş. Onun yerine kendisi geçip kendisine mektup yazacak kadar kaybeden. Yılmaz Odabaşı’nın şiirden çıkmış gibi, “Sen kendinin ellerinden tut / Kendine benim için bir gül ver”.

İsmini Oktay koyacağı oğlunu kaybetmiş. Olmuş da kaybetmiş değil, olsaydı ismi Oktay olacak olan oğlunu olmadan kaybetmiş. Onunla kurduğu hayaller bile kaybeden. “Onun da kendisi gibi kadersiz ve şişman olacağını düşünüyor, başarısız ve şişman.”[s.33]

Kitapların arasında kaybolmuş bir akıllı Rıfat. Kitapçı dükkanı var. Bazen ‘deli’ misafirleri. Olmak istediği yer burası değil, belli. Hayatta başka bir anda olmak istemiş, o da belli. Ama burada olma sebebi öyle ki kendi seçimi.

Gitmek ile kalmak arasında karar veremeyen bir kaybeden Rıfat. O nedenle kendini dereye benzetmesi. “Dere: Hep gidiyor ama hep orada. Tam Rıfat’a göre, yani hep gitmek ama hep aynı yerde kalmak.” [s.49]

Anılar kopuk. Bir araya gelmişler ve roman olmuşlar. Ama Barış Bıçakçı bunu ilk defa böyle yapmıyor. Dili farklı. Şimdiki zamanda anlatmaya çalışmış bolca anıyı. İşte bu bazen yoruyor.

Bir de politik kurguya girmeseydi ya keşke. Belki kendisini sorumlu hissetti, belki bir mesaj verme gerekliliği duydu, belki içine büyüdü, belki bardak doldu ama bir Barış Bıçakçı hayranı olan ben onun Gezi’nin neresinde durduğunu romanına yansıtarak vermesini beğenmedim. Ahmet Ümit vermişti ki zaten onu…

***

Bizim Büyük Çaresizliğimiz

bizim büyük çaresizliğimiz

Elini yüzünü yıkarsın. Günlük kıyafetlerini giyinirsin. Dışarı çıkarsın. Sokak esnafına selamını verir hayata akarsın. Bütün yaşananlar sıradandır ama hayatın da tam kendisidir.

Ve bu sıradanlık romandır. Şehir Ankara,  yazar Barış Bıçakçı’dır.

Uzun bir mektup aslında Bizim Büyük Çaresizliğimiz ile okuduğumuz. Geçimini evinde gerçekleştirdiği çeviriler ile sağlayan Ender’in Çetin’e mektubu. İki çocukluk arkadaşı, üniversite sonrasında ise iki ev arkadaşı.

Aynı kıza aşık olmuş iki dost.

Yıllar geçer de o günlerin üzerinden Ender kaleme sarılır ve Çetin’e mektup yazar. Aslında mektup değildir bu ve fakat anlatım bu dilde olunca biz bunu mektup gibi okuruz.

“Ne büyük çaresizlikti Çetin, ne büyük çaresizlik!”

Çocukluk yıllarında iki dosta arkadaş bir diğer isim ise Fikret’tir. O kadar yakınlardır ki onun aile evi Ender ve Çetin’in de sıkça ziyaret ettiği bir mekandır. Ta ki bir trafik kazasında Fikret’in anne ve babası hayatlarını kaybedene kadar.

Çalışmak için Amerika’ya giden Fikret’in iki dostundan isteği kız kardeşi Nihal’in üniversiteyi bitirene kadar Ankara’da, onların evinde kalmasıdır.

Kabul edilecektir bu istek, aksi zaten düşünülemez bile. Nihal iki yıllığında Çetin ve Ender’in evinde kalacaktır.

“İkimiz de, yine lisedeyken hayal ettiğimiz bir şeyi yıllar sonra yaşayacağımızı, aynı kıza, üstelik de daha annesinin karnındayken tanıdığımız bir kıza aşık olacağımızı, kafamızın fena halde karışacağını bilmiyorduk.”   

Hani, insan en yoğun duyguları yaşarken dahi aslında hayatın en sıradan olanları ile de birliktedir ya: Derin bir üzüntü duyduğunda karşı sokaktaki fırından küçük bir çocuk ekmek alıyordur; mutluluğu zirvelerdeyken bir taksi şoförü kaldırımda ilerleyenlerden müşteri kapmak için korna çalmaktadır.

İşte Barış Bıçakçı romanları bana bunu veriyor, bütün duygular sıradanlığın olanca içinde yaşanıyor.

“İkimizi de sayısız kıskançlık nöbeti bekliyordu. Aşağılık hissi. Orta yaş bunalımı. Kooperatif aidatı.”

“Ev kuşuyduk biz. Radyo dinlerdik, çay içip bisküvi yerdik, bu da yetmezdi bisküvimizi çaya batırırdık: gülüşümüzün bütün dişleri tamamdı da gençliğimizin üç dişi eksikti.”   

Ve Ankara… Barış Bıçakçı romanlarının olmazsa olmaz şehri. Onun romanlarında mekan roman ile bütündür. Onu okurken onun anlattığı şehri yaşarsınız. Ve bu şehir hep Ankara’dır.

“Ankara’da “yaşamaya” sen İstanbul’a gittikten sonra başladım. Aslında biraz da buruk başladım! Ortak hatıralarımızla dolu yerlerin hızla değiştiğini görüyordum. Sizin sokaktaki bahçeli evler birer birer yıkıldı, basket oynadığımız park taştan betondan sevimsiz bir konser alanına dönüştü, pazaryerine dev bir bina konduruldu, Cuma Pazarı binanın içine taşındı. Caneriklerine bahar güneşi vurmuyordu! Ne yapalım öyle caneriğini?”

Sadece Ankaralı’nın bileceği ayrıntılar satır aralarına gizlenir. 

“Her şeye rağmen gezip gördükçe Ankara’da sevdiğim yerler oldu… hacı Bayram ve çevresinin kasaba havası. Yenimahalle’nin terk edilmiş sineması, meyhaneler sokağı ve Yeni Huzur Oteli. Subayevleri’nde hissettiğim tatil yeri neşesi, parlaklığı.”   

Bizim Büyük Çaresizliğimiz, en başta da belirttiğim gibi Ender’in Çetin’e hitaben seslenişi.

Bir noktada bu seslenişi ben Ender’in kendisini, olmayan bir arkadaşa çözümleyişi olarak da hissederek okudum. Aslında Çetin yok. Ender ve Çetin aynı kişi… Benimkisi sadece bir yanılsamaydı.

Roman okumayı seviyorsanız ve henüz herhangi bir Barış Bıçakçı romanı okumamış iseniz durmayın, okuyun, eksik kalmayın.

not: Bizim Büyük Çaresizliğimiz, 2012 yılında bir trafik kazası sonrası hayatını kaybeden Seyfi Teoman tarafından sinemaya aktarılmıştı.

***

Aramızdaki en kısa mesafe – Barış Bıçakçı

Barış Bıçakçı, İletişim Yayınları, 2003

Her insanın hayatı romandır! Her sıradan ayrıntı romandır!

Barış Bıçakçı romanlarını okuduğumda hissettiğim düşünce artık bu oluyor. İnsan varsa, yaşadıkları ne kadar sıradan olur ise olsun roman olabilecek kadar derindir.

Üç çocuklu bir ailenin yaşamından kesitleri okuyoruz Aramızdaki En Kısa Mesafe‘de. Anlatan, evin ortanca çocuğu. Üç erkek kardeşli öykü en küçüğün doğduğu günde başlıyor.

Bazen Adana’da, bazen Ankara’da ve bazen İstanbul’da yaşanmış sıradan anların yaşama katkısı var romanda. Her biri kısacık olan yirmidört bölümden oluşuyor ve her bölüm bir başlık ile ayrışıyor.

Bütüne baktığımda aslında okuduğumun romanı anlatan ortanca çocuğun, erkek kardeşinin doğumu ile tutmaya başladığı bir günlük olduğu hissiyatına kapılıyorum.

Onun hayatını etkileyen kesitlerin bir başlık ile anlatılışı; bu anlatılanların tamamına yakını ne kadar sıradan da gelse aslında o küçük insanda çok derin yer ediyor (öyle ya zaten hayat böyle şekilleniyor).

“Meltem sakızı” ile küçük yaşta başlayan ticaret denemesi. Benim de olmuştu, sakız değildi belki ama ben de küçük yaşlardaki ticaret sevdasına kapılmıştım. “En İyisi Tıraş Edelim” ile küçük kardeşin kafasına yapışan sakız olayı. Ne alaka, neden anlatıyor ki dememeli, öyle sıradan ama işte öyle de kalıcı. Büyük ağabeyin “Nikah” anı ve ağlayış. “Sevgili Günlük”te ilk aşk ve tatlı mutluluk.

“”Avcunu aç!” dedi bana. Sımsıkı yumruk yaptığı küçük elini avcuma koydu ve bir şey bıraktı. Minicik, camdan bir kalp. “Bunu hiç yanından ayırma!” dedi. Sonra öyle güzel utandı ki, her şeyi unuttum.”

Her Barış Bıçakçı okuyuşumda, basit kelimeler ile oluşturulmuş gizli hüznü seziyorum. Sanki anlatılan her şey yaşanılanlar değil de kaybedilenler. Sanki herkeste var olan ve herkesin kaybedeceği o sıradan anılar.

“…çünkü hiçbir şey göründüğü ya da yaşandığı gibi değil! Her şey hatırlandığı gibi.”

Öyle de oluyor, sona doğru hüzün çöküyor. Bu sefer gizli de değil, aşikar bir hüzün.

***

Sinek Isırıklarının Müellifi

Barış Bıçakçı, İletişim Yayınları, 2011

Başkent’in batısında yükselen toplu konutları referans alan bir Ankara romanı. Yazar olmak ümidiyle İnşaat Mühendisliği görevini bırakmış Cemil ve onun bu kararını saygıyla karşılayan ama kimseye bunun nedenine dair açıklama yapmak istemeyen doktor eşi Nazlı.

“İnsan gençken olmayacak şeyler ister. İkindi ezanı caminin bozuk hoparlöründe çınlar. Bir sokak köpeği uzun uzun havlar. Bir kedi diğer bir kedinin kıçını koklar. Olmayacak şeyler olmaz.”

Bu kitabın Ankara’da geçmesini sevdim. “… yürüyerek Kızılay’a, Zafer Çarşısı’ndaki sergi salonuna gitmişti.”

O an’a vurgu yapan, o an’ı tanımlayan ve o an’ın sıradanlığını okuyucuya aktaran cümleler. Onca o an’ın birleşmesiyle ortaya çıkan sade bir roman.

Hayatın sıradan, öylesine olan anlarını anlatmasını sevdim.

Toplu konutlardaki o dairenin banyosunda tavan akıyor. Damlıyor. Sürekli değişen gazetenin ana sayfasına damlıyor.

Berber dükkanında bildiklerimiz var.

Halı saha maçından sonra Cemil’in hayalinde o maçtan kesitler var.

“Editör Hanım, Balzac sanatın yoğunlaşmış yaradılış olduğunu söylemiş. Güzel söylemiş. Dünyada Nazlı diye biri olmasaydı, onu tanımasaydım, onu böyle sevmeseydim, hiç kuşkusuz Balzac’ı alnından öperdim ve bütün kapıları kapatarak yaradılışımın yoğunlaşmasına zevkle izin verirdim.”

Yer yer Cemil’in Nazlı’ya halen aşık olduğunu düşündüm. Yer yer de Cemil’in Nazlı’ya artık aşık olmadığını…

Bu benim anlayışımdaki çelişki mi, yazarın anlattığındaki mi yoksa Cemil karakterinin kendisindeki mi? Galiba sonuncusu.

“Cemil, genç Cemil’in elinde silah olup olmadığına bakmıştı…”

***

Bir Süre Yere Paralel Gittikten Sonra

Barış Bıçakçı, İletişim Yayınları

Söylemek istediğini net, dolandırmadan, basit cümlelerle söyleyip; o cümlelerin arkasına zengin anlamlar katmak, bu kısacık romanın yaptığı.

“Bir Süre Yere Paralel Gittikten Sonra” hikayecikler gibi duran ama öyle olmayan kısa bölümler ile oluşturulmuş.

İntihar eden genç bir kız Başak. Ve diğer bütün kahramanlar onun etrafındaki sıradan insanlar.

Ailesi, komşusu, arkadaşları, sevgilileri. Aslında anlatılanlar da sıradan ama önemli olan o sıradanlıktan hikayeyi oluşturmak.

İki kardeşin, babalarının onları neden terk ettiğine dair konuşmalarını okuyoruz bir ara. Biri bir öykü yazıyor, diğeri başka bir öykü. Ve bu öyküler onların inandıkları oluyor. Başak’ın intiharına etkisi var mı acaba?

Romandan en hoşuma giden bölüm belki şu alıntıladığım “Pır Diye Havalan Serçeler” başlığı altındaki anlatı.

“Yerdeki serçeleri seyrediyorlar. Kuru iğde yapraklarının arasında onlarca serçe. Bir şey onları ürkütünce hepsi birden havalanıyor.

‘Başak’tan haber alıyor musun?’ diye soruyor adam.

‘Ne garip ben de tam şimdi Başak’ı düşünüyordum!’ diyor kadın.

Aslında garip filan değil: Pır diye havalanan serçeler tanıyan herkesin aklına Başak’ı getirir.”

Ana öykü intihar olunca hüzün ister istemez kitabı saran oluyor. Anlatılan her alakasız öyküde, o intihara bir sebep arıyoruz.

Ama aslında öyle değil.

Onlar gerçekten alakasız. Çünkü öyle daha güzel duruyorlar.

***