Suzan Defter

image

Suzan Defter, Ayfer Tunç

Ne gariptir ki “12 Eylül’ün gölgesinde boğulan bir aşk hikayesi”nin anlatıldığı Suzan Defter’i okurken ben, tam da 81.sayfasına gelmişken, 15 temmuz darbe girişimi oldu.

On gün oldu alamadım kitabı elime, bugün bitirmek için tekrar başladım. Sayfa 116, “Tam aşkı tatmıştık, ihtilal oldu. Sokaklarda artık ne inanca ne de aşka yer vardı”.

Mutluluk içinizden fışkırıyorsa, sebepli sebepsiz gülümsemeler ile doluysanız ve artık bu durumu kaldıramayacak seviyeye geldiyseniz Ayfer Tunç okuyun; kederi tam da bağrınızda yaşatıyor! Suzan Defter, birebir…

Ve aynı günü hem erkekten hem de kadından okuyun, yoksa yarım kalır kitap.

***

Reklamlar

Kırmızı Pazartesi – G.G.Marquez

Gabriel Garcìa Màrquez, Kırmızı Pazartesi

“Santiago Nasar, onu öldürecekleri gün, piskoposun geleceği gemiyi karşılamak için sabah saat 05.30’da kalkmıştı”

Bu cümle ile başlıyor Kırmızı Pazartesi. Kitabı bütün dünya “İşleneceğini Herkesin Bildiği Bir Cinayetin Öyküsü” olarak biliyor. Kapakta, yazarın ve romanın adlarının hemen altında büyük harflerle yazılmış.

Kapağı açar açmaz da yukarıda belirttiğim ilk cümle ile kimin öldürüldüğünü öğreniyoruz. Santiago Nasar.

Oscar ödüllü Gabriel Garcia Marquez, çocukluğunda yaşamış olduğu gerçek bir olayı anlattığını söylüyor Kırmızı Pazartesi’de. Yazarın ülkesi Kolombiya’da geçiyor bu tuhaf hikaye.

Bir cinayet olacağını bildiğimize göre ve öldürülecek kişinin ismi de daha ilk cümlede verildiğinde göre okuyucuyu esas meraklandıran, “nasıl” ve “neden” sorularına aranan cevap oluyor.

Bu arayış sürecinde mahallenin tuhaf insanları ile tanıştırıyor bizi yazar. Ustalıkla yapılan tahliler ile onları yakından tanıyoruz. Romanın içerisine giriyor ve mahalleden bir isim gibi olacakları izliyoruz. 

O tuhaf insanlar da aynen okuyucu gibi yaklaşan cinayeti ve kurbanı biliyorlar. Ama tamamı suskunluk içerisinde, önleyemiyorlar veya önlemiyorlar. Bir toplu inanış. Töre? 

Oscar ödüllü Marquez, aslında bizim ülkemiz için tuhaf sayılmayacak bir olayı, çok sade bir dille ve olayları inceliklerle birbirine bağlayarak anlatıyor.

Keyifli ve zihni yormadan izlenecek bir filmmiş gibi. İncecik bir kitap, kısa film tadında.

***

Bu Kitabı Çalın – Murat Gülsoy

Yaratıcı yazarlık eğitimleri veren bir isim Murat Gülsoy. Yeni yazarlar kontenjanımdan Bu Kitabı Çalın öykü kitabını aldım elime ve dört tarafı denizlerle çevrili bir mekanda bir çırpıda okuyuverdim. Farklı tarzda çalışmaları, deneysel öyküleri ile olağan yazarlıktan farklılaşıyor Gülsoy (Bir Şey Yazacaktın: Yazdım ondan esinlendiğim bir yazı idi).

On iki öyküden oluşuyor kitap. Bu Kitabı Çalın ilk öykünün ismi.

Yazarın Belleği adlı öykü kurgusu ile diğerlerinin içerisinden sıyrılıp bir adım öne çıkıyor. Yazılan bir öykünün dilinden yazma sürecini dinliyoruz. “Neyi beklediğimi, kimi beklediğimi, kim olduğumu, hangi durumların yolumu gözlediğini bilmeksizin bekliyordum. Ta ki bu satırların yazarı beni yazmaya başlayana dek.” Bu cümleleri yazım sürecindeki öykü anlatıyor bize. Onun dilinden okumak hem ilginç hem de keyifliydi. “Biliyorum, ben bana bakıldığında, okunduğumda var olabiliyorum sadece.”

Duygusal yönü yoğun olan metinler değil okuduklarım. Bunu olumsuz anlamda söylemiyorum, yazarın da zaten öyle olmalı şeklinde bir derdi yok. Çoğu zaman sıradan olayların detaylı bir şekilde irdelenmesi var öykülerde. Ve neredeyse tamamında oldukça başarılı olay kurgusu…

Örneğin, Kayıp Eşyalar Bürosu’nda çalışmaya başlamış yeni bir gencin o mekana gelen bir bayan çantasını kayıtlara alması ve hayalleri…

Hızlı Düşünme Sanatı ile yine farklı bir metod deneniyor, öykü parantez içerisinde anlatılıyor. Parantezin içerisi olayı yaşayan kahramanın zihni, dışarısı ise kahramanın da içerisinde bulunduğu hızlı düşünme eğitimini veren eğitmenin anlatımları. Sonuçta basit bir metod gibi de dursa ilerleyen vakitte parantezin içerisi bize güzel bir oyun oynuyor ve ismi muazzam öykü hoş bir sürece yol alıyor.

Hindistan Yolculuğu’nu okuduğumda Cem Yılmaz’ın Hokkabaz filmi aklıma geliverdi. Pır pır uçan kuşlar misali…

“İnsan yeni bir hayata başlarken ne kadar çok ve ne kadar çabuk karar verebiliyor” diyor öykünün kahramanı. Öyle, hakikaten öyle.

Bütün öykülerde ortak olan taraf her birinde mutlaka yazmaya sevdalı bir karakterin olması. Bu durum acaba yazarın en iyi bildiği mesleği öykülere taşıyarak gücünü göstermesi mi yoksa bir zaaf mı, tam çözemedim.

Yazarın çalışmalarını linkini verdiğim siteden de takip edebilirsiniz.

http://muratgulsoy.wordpress.com/

***

İçeriye Bakan Kim?

Mehmet Günsür, Can Yayınları, 2006

Onun yazdıkları sade ve sıradan. Onun için yazılanlar ise bir o kadar içten. ‘Yeni isimler listem’den çekerek aldığım Mehmet Günsür kitabını (oynayan değil, yazan), onu hiç tanımadan bilmeden okumaya başlamıştım.

Maksat öykü olsun.

Önsözde yer alan cümleler önce beni etkiledi. Onun yazmadığı ama ona yazılan.

“Günsür ya da Memo.

Biz öyle bildik. Ona son “söz” yazmak, bana düştü.

İstemezdim.

Hiç!

Hikayelerine baktığınızda, duru bir suyun aktığını göreceksiniz.

Diğer yandan, damarda akan kan.

Fışkırdayarak akan kan. Deli kan.

Boğaz çocuğu. Alttan ve üstten ters akan su.

Sonsözü yazmak istemezdim.”

Bilmiyordum, dedim ya, 2004 yılında genç yaşta ölmüş bir yazar imiş. “İçeriye Bakan Kim?” ile Sait Faik Hikaye Ödülü‘nü aldıktan bir yıl sonra.

Ressam bir babanın oğlu. Sanat çevresinde tanınan bir baba ve o babanın tanıdıkları ile kurulan dostluklar…

Öykülerinde resim var, bolca var. Avcılık var, deniz var.

Dostluklar var, kalabalıklar, paylaşımlar, anılar… Yalnızlık var; evinden çok uzakta, bir deniz kenarında, komşu kalabalığın gürültüsü içerisinde denizde dalgaları izlerken yaşanan yalnızlık…

“Ben aslında, doğduğum evde ölmek isterdim. Daha çok şey biriktirmek ve onları birer birer çocuklarımın torunlarına vermek isterdim. Şimdi herkes var, hiçbir şey yok. Büyüyünce de olmaz, biliyorsun. Yaşamak, bir meslek değilmiş. Boşuna yazıyoruz. Yazık!”

Başka da hikayesini okuyamayacağım…

***

Bir De Baktım Yoksun

Bir De Baktım Yoksun, altı öyküden oluşan bir kitap. Adı öykülerin hiçbirine ait değil ama tamamı bir araya gelince, ortak payda olarak, bu ismi uygun görmüş yazar. Her ne kadar arka kapak yazısında, unutulmaz bir karşılaşmalar kitabı diye belirtilse de esasında hüzünlü bir kaybedişin anlatımı bütün öyküler.

Baba ve Oğul her öyküde esaslı bir şekilde yer ediniyor.

Sarmaşık‘ta mahallenin terkedilmiş evinin arka bahçesinde, kahramanın ölmüş babası ile karşılaşması ve geç kalmış bir hesaplaşma…

Portobello 22‘de, babasının bir hayalini yerine getirmek için kendisini Londra’da bir bankta Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nü okurken bulan Yekta…

İyi Uykular‘da (kitabın en hüzünlü öyküsü, neyse ki sona saklamış) ölen babaya yazılan bir mektup…

Altını çizmeden okudum kitabı, oysa altı çizilecek o kadar cümle vardı ki.

“Babam, herhangi bir duygu, karşı konulmaz sel misali aklının duvarlarına çarpa çarpa akmaya başladıysa ondan kurtulmak için yazmak zorundasın, derdi” Portobello 22’den.

Veya İyi Uykular’dan :

“Neyse, çok düşündüm ve hayatımı senin üstünden ikiye ayırmam gerektiğini anladım:

1. Sana benzemekten ölesiye korktuğum dönem.

2. Senin kopyan olduğumu anlayıp bununla başa çıkmaya çalıştığım dönem.”

Yekta Kopan, sesini yıllar önce sinemalardan tanıdığım bir isim. Geleceğe Dönüş’ün ‘doktor’ diye seslenen sesi.

Sonra televizyon ekranlarında ilk kez karşıma çıktığında, görünen yüze başka bir ses monte edilmiş gibi hissetmiştim. O kadar aşinaydım ki o sese ve o kadar bilmiyordum ki o sese ait olan simayı. Gördüğümde yine o değildir diye şartlanmıştım.

Yazıyormuş da.

Öykü severseniz, okuyun. Kendi yazdığı blog’u da var, buyrun adresi : http://filucusu.blogspot.it/ 

Bir De Baktım Yoksun, Can Yayınları, 2010

Kış Günlüğü – Paul Auster

Paul Auster, Kış Günlüğü

“Bunun hiç başına gelmeyeceğini, gelemeyeceğini, dünyada bunlardan hiçbirinin başına gelmeyeceği tek kişi olduğunu sanırsın;sonra tıpkı herkese olduğu gibi hepsi teker teker senin de başına gelmeye başlar”

Böyle başlıyor Kış Günlüğü. Ve merak ediyorsun. ABD’nin en önemli yaşayan yazarlarından (böyle tanıtılıyor, ben öncesini okumadım) Paul Auster‘in kendi hayatına bir vefa olarak kaleme aldığı günlüğünü merak ile okumaya başlıyorum.

Kendi hayatını, sen dili ile sana anlatıyor. Veyahut aynanın karşısına geçmiş kendi kendisine konuşuyor ve biz bu konuşmaya kitap aracılığı ile kulak misafiri oluyoruz.

Çocukluğu ve ilkleri. Ona mekan olan bütün adresler. Adresleri anlatırken oluşturduğu kurgu zaman zaman keyifli oluyor ama kimi zaman da sıkar bir şekilde devam ediyor.

Avrupa macerası. İlk evliliği ve sonrasında onu mutlu eden esas birlikteliği. Anlıyorsun ki ikinci eşini fazlasıyla seviyor. Ve biraz da vicdanında ona karşı bir sızı…

Aralarda bir yerde karşıma çıkıyor. Hayatını, yani bütünüyle geçmişini anlatan bir yazarın geçmişe olan bakışı : Eski güzel günler, diye hiç sızlanmazsın. Ne zaman nostaljiye kapılıp yaşamı şimdikinden daha iyi kılan şeylerin yitip gitmesine üzülecek olsan, durup iyi düşün, Bugün’e nasıl ince eleyip sık dokuyarak bakıyorsan Dün’e de aynı gözle bak, diyorsun kendine ve çok geçmeden aralarında çok az fark olduğu, Bugün’le Dün’ün özde aynı oldukları sonucuna varıyorsun.

Aslında tersi olmalıydı. Önce bir kaç romanını okumalı, tanımalı ve sonra bu son kitabıyla hayatına göz atmalıydım. Ama malum, beni kitabın ismi çekti, kışın en keyifli zamanında aklıma koymuştum onu almayı. Kışın en bıktırıcı olduğu zamanda tanışmış olduk.

“Yataktan kalkıp pencereye giderken soğuk yer döşemesine ayaklarınla basıyorsun. Altmış dört yaşındasın. Dışarıda hava gri, neredeyse beyaz, görünürde güneş yok. Kendine soruyorsun : Daha kaç sabah kaldı?

Bir kapı kapandı. Bir başka kapı açıldı.

Hayatının kışına girdin.”

***