Paris’te An’lar…

Belki bir devri değiştiren Fransız İhtilali‘nin  mekanı Paris, belki de en romantik filmlerin en romantik sahnelerine ev sahibi olmuş bir şehir.

Sanırsın ki “ekmek bulamazlarsa pasta yesinler” diyen Marie Antoinette, ihtilalin atlı arabasında saçları kazınmış bir vaziyette Concorde Meydanı‘na getirilmiş ve başını giyotinin altına uzatmış veya sanırsın ki Midnight in Paris’in çekimlerinde Woddy Allen ve fonda Eyfel Kulesi; taş sokaklar arasından başka bir atlı araba çıkıvermiş…

Montmarte tepesinde bir köşe cafe’de kahvemizi yudumlarken dar sokakların birisinden Amelie çıkıveriyor! Picasso mekanı çoktan terk etmiş, günümüz ressamlarından birisine tablomuzu yaptırıyoruz. Ben, sevdiğim ve Amelie. Sacra Coure kilisesinin çan kulesinden Amelie’nin en güzel soundtrackleri çalıyor peş peşe. Kahvenin son yudumunu Moulin Rouge‘a yani kırmızı değirmene içiyoruz.

Sonra aşağılardan bir yerden, Sen Nehri kıyısından,Victor Hugo sesleniyor. Etrafımızı çeviren siyahi Fransızlar ile birlikte metronun karanlığında yöneliyoruz Hugo’nun çağrısına. Adaya çıkıyoruz. Gotik mimarinin şaheseri Notre Dame Kilisesi’ne ulaşıyoruz. Quasimodo ürkek bir şekilde misafirlerini karşılıyor. Sonra, Esmeralda‘nın güzel ellerinden su istiyor. Onları da yanımıza alıp adayı ana karaya bağlayan sanat köprüsüne (Pont Des Art) gidiyoruz. Seyyar satıcılardan aldığımız bir kilidi onların ismi ile köprünün korkuluklarına kilitliyor ve anahtarını nehrin sularına bırakıyoruz. Belle!

Yine yollara düşüyoruz, bu sefer Prof.Langdon‘a ulaşmaya. Piramidin dibinde sözleşmişiz ya bizi bekliyor. İtalyan, Fransız ve İspanyol ressamların tablolarının arasından, Venüs‘ün kolsuz bedenine dokunarak, Hammurabi‘nin kanunlarından faydalanarak, III.Napolyon’un misafir salonunda soluklanarak ilerliyoruz Louvre‘nin koridorlarında. Nihayet Leonardo Da Vinci ile buluşuyoruz. Şaheserim diyor ve bize Mona Lisa‘nın hüzün mü mutluluk mu, ne ifade ettiğini bilemediğimiz o tablosunu gösteriyor.

 

Biz müzedeyken dışarıdan ihtilalin ayak sesleri geliyor. Her şey o kadar hızlı gelişiyor ki biz Concorde Meydanı‘na ulaştığımızda Kral XVI.Louis‘in kafası vücudunu çoktan terk etmiş oluyor. Elinde kralın kafası Danton halka sesleniyor.

Sonra devrim meydanı giyotinlerden temizleniyor, iki güzel havuz yerleştiriliyor. Uzun da bir cadde meydandan Zafer Takı’na doğru uzanıyor. Yürüyoruz bu caddeyi. Ona eşlik eden lüks dükkanlar… Oysa kaldırımlar, tek bir ses eşliğinde Edith Piaf söylüyor. Non, Je Ne Regrette Rien. Arabalar duruyor, arabalar hareket ediyor. Kaldırımlar Edith Piaf söylüyor. Champ Elyses (Şanzelize) La Vie En Rose diye bağırıyor.

Caddelerin sesini geride bırakıyor ve Sen Nehri üzerindeki en güzel köprüye, Pont Alessandre’a yöneliyoruz. Nehir aşağıda umarsızca akıyor ve köprünün ayağında Parisien’ler gün batımına kadeh kaldırıyorlar. Heykelleri aydınlatan ışıklı direkler, palmiye ağacı tadında ardı ardına diziliyorlar. Fonda Eyfel. Bu köprüde saatler geçer.

Ve de Eyfel. Hemen önümüzde şimdi. Trocadero’dan ona bakıyoruz. Güneş kayboluyor hava alacakaranlığa dönüyor. Sonra daha da kararıyor. Napolyon’un Paris’ini gecenin bu vaktinde Eyfel’in ışıkları aydınlatıyor. Onu izleyen yüzlercesi, yüzlerce flaş ile onun ışığına ışık katıyor. Sanırsın ki kulenin buraya dikildiği o anda, ihtilalin yüzüncü yılındayız…

Zaman hızla geçiyor ve gün güneşleniyor. Eyfel’in gölgesi Mars Meydanı’nın çimlerine düşüyor. Oraya uzanmış yüzlerce Parisien’e el sallıyoruz şehrin simgesinin tepesinden.

El salladıkça uzaklaşıyoruz… El salladıkça uzaklaşıyor Paris.

***

 

Reklamlar

Kiremit Rengi Bologna, Tortellini ve Neptün

Kiremit rengine bürünmüş bir şehir Bologna. Yüzyıllar önce inşa edilmiş ve sanki bir daha da hiç dokunulmamış bir his bırakıyor onu gezenlerde.

Dar bir sokakta, mavi şeritle çizilmiş bir alana arabayı park ediyoruz. Maviye park ettiysek içimiz rahat.

Hemen yanı başımızda bir levha: Osteria Buca della Campane. İsmen tarihi XIII. yy dayanan bir osteria burası. Osteria kelimesi köken itibariyle latince hospite’ye dayanıyormuş. Yani konuk… Osteria da aslen şarap içilen, ve günümüzde yemek de yenilen yer anlamında; konukların ağırlandığı mekan oluyor.

İçeriye girdiğimizde aslında bir mahzene iniyoruz. Ortaçağdan kalma havasını fazlasıyla hissettiriyor. Tahtadan masalar ve sıra şeklinde oturma yerleri. Loş bir ışık, duvarlarda bizi Avrupa’nın görece karanlık orta çağına götüren figürler, bir köşede özel akşamlara eğlence olan müzisyen köşesi…

Bologna, yemeğin kenti, makarnanın kenti. Bizim mantımızı anımsatan, bolonez soslu, peynirli, tortellini con ragù seçimim oluyor. Aslında etli birşeyler yemek niyetim fakat prosciutto (domuz) olmayan bir menü bulamayınca peynirli seçimde kalıyorum. Yine de seçimim muazzam bir lezzete dönüşüyor.

(Tabaklarımıza altlık olan kağıttan örtülerde o an hoşuma giden şu cümleleri okumuştum: “hiç kimse izlemiyormuş gibi dans et/hiç kimse dinlemiyormuş gibi şarkı söyle/hiç incinmemişsin gibi sev/her gün son gününmüş gibi yaşa”)

Karnımızı doyurduktan sonra şehri gezmeye başlıyoruz.

Motorlu trafikten arındırılmış sokaklarda gezmek her zaman güzel ve daha da güzeli motorluların önceliği yayaya verdiği yollarda gezmek…

Karşımıza ilk çıkanlar la due torri/iki kule oluyor. Pisa kadar ünlü olamamış belki ama bunlardan bir tanesi de yana yatık. 600’ü aşkın basamaklarını adımlayıp zirveye çıkmak ve kiremit rengine bürünmüş şehri gezmek muhakkak ki güzel olacaktı ama kış günlerinin bize bıraktığı kısa zamanı zeminde değerlendirmek adına ve bir de galiba basamak sayısı gözümüzde büyüdüğü için zirveye çıkmıyoruz. Bir de benim şehirleri kulelerden değil de tepelerden izleme merakım sanırım bu karara etken oluyor; Bologna için onu tepeden izlemenin fiyaskoya dönüşeceğini bilmeden…

Le due torri’den bizi şehrin en büyük meydanı olan Piazza Maggiore’ye götürecek geniş ama kısa Via Rizzoli’yi yürüyoruz. Hareketli, şehrin diğer sokaklarına nispeten modern mimaride bir cadde Via Rizzoli. Bologna’nın simgesi Fontana del Nettuno/Neptün Çeşmesi’ni gördüğümüzde meydana gelmiş oluyoruz. Eski Roma’da denizler ve depremler tanrısı olarak bilinen Neptün, Yunan mitolojisinin baskın çıktığı dönemde ismini Poseidon’a bırakmış. İtalya için ise halen Neptün.  

Bologna’nın meydanlarında diğerleri gibi etrafı izleyip fotoğraf çektikten, dar ve pastel rengi eskimiş  sokaklarında yürüyüş yaptıktan, bir köşe başını mesken tutmuş bol objeli barında caffe lungo içtikten sonra şehri tepeden izlemek için Santuario della Madonna di San Luca mabedine gidiyoruz.

Zirvedeki bu mekana, o uzun ve yorucu tepeyi yürüyerek çıkan insanlar görüyoruz. Maksat spor yapmak mı, yoksa pazarın onlardaki kutsallığında maksat bulmak mı, yoksa güneşin portakal rengine bürünmüş son demlerini zirvede izlemek mi niyetleri, bilemiyorum. Fakat bizim niyetimiz belli, Bologna’nın kiremit rengini bütün güzelliği ile görmek… Maalesef burası şehri izleyecek bir mekan değilmiş, eğer ki mabedin onu gören bir odasına(eğer var ise) geçecek bir yetkiniz yoksa!

Kilise gezmek bende bir heyecan yaratmadığı için Bologna’nın son uğrak noktası hayal kırıklığı ile sonuçlanıyor, damağımda caffe lungo’nun sert tadı halen duruyorken… Arabaya atlıyor ve bizi tangenziale‘ye ulaştıracak yeşil renkte tabelaları takip ediyoruz.

***     

Gün Batımı Mikonos

İçinde bulunduğumuz gemi, biz derin uykulardayken geceyi Ege Denizi’nde seyir halinde geçiriyor ve günün ilk ışıklarında Patmos Limanı’na demir atıyor. Sabahın serinliğinde güverteye çıkıyor ve beyaza boyanmış evleri ile Patmos’u önce denizden izliyoruz.

Küçük bir kasaba. Bizim için dolaşacak tarihi bir mekan yok fakat Hristiyan ziyaretçiler süratle onları limanda bekleyen otobüslere atlayıp St John Manastırı’na gidiyorlar. İnanışlarına göre bu kiliseye ziyaret onları hacı yapıyor.

Biz ise serin bir sabahta, kasaba henüz uykudayken deniz kıyısında yürüyüş yapıyoruz. Güne erken başlamış bir Kafe, sanki çınar altı çay bahçesi gibi bizi kendisine çekiyor. Uykusuzluğu sert bir espresso ile atayım istiyorum. Yunan garsonumuz bizlere kalimero diyor. Patmos’da gezinti bir espresso kıvamında oluyor. Onun tadında ve öylece kısa…

Öğleden sonraki durağımız ise son dönemin gözde tatil merkezi Mikonos Adası. Şehir merkezine üç kilometre uzaklıktaki limana demir atıyoruz. Servis araçları ile merkeze doğru hareket ediyoruz. Liman ile merkez arası yer yer sadece tek aracın geçebileceği bir yol ile bağlı. Otobüsleri tercih etmek doğru bir karar.

Manzaraya beyaz hakim; mavi ona bir miktar karışıyor ve az da olsa kırmızı… Küçük bir meydan ile başlıyor Mikonos. Denize bakan bir meydan ve mavi kubbesi, beyaz badanası ile küçük (çok küçük) bir kilise yer alıyor sahil kenarında.

Deniz kenarından ilerliyoruz. Çok da uzakta olmadığını gördüğümüz yel değirmenlerine ulaşmak maksadımız. Deniz dalgalı, ve o dalga ile mavi beyaza karışıyor; aynen kasabanın renkleri gibi. Sanki bu adalarda beyaz daha da beyaz. Bütün renkler kirlenirken birinciliği beyaza vermemişler. Mikonos Özdemir Asaf’ı tekzip ediyor.

Sokaklar tertemiz ve biz ilerledikçe daralıyor, daralıyor, daralıyor… Yürümekte zorlanacak, karşıdan geleni bekleyecek kadar… Ve onu anlatan resimlerden tanıdık bir mekana ulaşıyoruz. Denizin dalgaları, farklı boylarda, farklı hizalarda dizilmiş evlerin duvarına vuruyor. O sularla dövülen duvarlar yosun tutmuş ve hemen üzerindeki balkonlar, o eşsiz manzarayı mükemmel bir şekilde izleyebilmek için güneşin batışını bekliyor. Burası Küçük Venedik (Little Venice).

Gün batmadan Mikonos plajına uğramalı ve gün batımında tekrar dönüp yel değirmenlerinde güneşin o romantik batışını izlemeliyiz.

Sorgulamalarımız bizi Paradise Plajına yönlendiriyor. Hangi düzende belirli olmayan bir sırada, otobüsün gelmesini bekliyoruz. Her yarım saatte bir bu noktadan kalkış var. Artık bizde bile tedavülden kalmış otobüsler çalışıyor adada. Binerken şoföre parayı uzatıyor ve biletimizi alıyoruz. Onun bizden tek eksiği Türkçe konuşamıyor olması; tek örnek değil çoğu yerde bize benzer insanlar görüyoruz. Ne de olsa yıllarca iç içe yaşadık, kim bilir hangi seviyedeki dedelerimiz kardeş.

Yolculuğumuz yaklaşık yarım saat sürüyor. Boz bir ada Mikonos, ağaç neredeyse yok. Bolca küçük kilise var. Özel olduğunu düşündüğümüz kiliseler bile var, sanki… bir bahçe, içerisinde ev ve kilise… çok sık.

Paradise Plajı bizim plajlarımızdan daha iyi değil. Taş plajına yer etmiş şezlong ve şemsiyeler bar-restoran tarzı mekanlar tarafından işletiliyor. Plaja müzik o noktalardan yayılıyor, muhtemelene geceleri oldukça hareketli. Biraz denizi izliyoruz, biraz etrafı. Çiftler görüyorum, bekar gelmişler Mikonosa! Kirli sakalları var, gaybana gecelerin esaretindeler. 

Gün batımını kaçırmayalım diye kalkıyoruz ve yeniden yel değirmenlerindeyiz. Oldukça kalabalık. Rüzgar denizden esiyor. Güneş denize doğru batıyor. Şehir siyaha dönerken, gökyüzü kızarıyor. Güneş bir portakal görünümü ile mavi denizde kaybolurken onu izleyen yüzlerce insandan alkış alıyor.

Güneş adadan çekildiğinde sokaklar onu aratmayacak şekilde lambaların ışığı ile aydınlanıyor.

Rengarenk sokaklar, tavernalar, hediyelik eşya dükkanları… biraz Alaçatı, biraz Bodrum. Ama nihayetinde Mikonos.   

***

Şehr-i Çanakkale

Tarihin seyrini değiştirmiş iki büyük savaşa mekan olmuş Çanakkale: Antik çağın efsanevi savaşı Troya ve yakın tarihin büyük destanı Çanakkale, bu topraklarda binlerce yıl ara ile gerçekleşiyor.

Yakın tarih ile antik çağ gezilerimiz arasında, günümüz Çanakkale’sini gezme fırsatı buluyoruz.

Muhakkak ki tarihe yazdıkları çok daha büyük, bu küçük şehrin. Feribottan ilk indiğimiz an, o meşhur rüzgarı ile karşılaşmıyor ve çok şükür diyoruz. Geçici olduğunu bilmeden bu durgunluğun, sahil kenarında dolaşmaya başlıyoruz.

Troya filminde yer almış Truva Atı‘nı barındıran park ilk uğrak noktamız oluyor. Her yer yürüyüş mesafesinde. Motorlu trafik az. Cumartesi akşam üzeri veya Pazar günü bu sakinliğe sebep mi bilmiyorum ama bu sakin trafik genelinde var ise bu şehrin, ne mutlu yaşayanlarına.

Şehrin tarihi merkezinde araç yolları arnavut kaldırımları ile oluşturulmuş. Aynen Avrupa şehirlerindeki gibi, sempatik bir görünüm katıyor. Akşam yemeğini yiyebileceğimiz, şehre özgün bir nokta arıyoruz. Feribot limanına ulaşan ana cadde üzerinde, Gülen Pide’ye uğruyoruz. Mekanın bulabildiğimiz tek kalabalık mekan olması ve nezih görünümü bizi oraya çeken oluyor. 

Lezzetli bir yemek sonrası Çanakkale’nin meşhur tatlısı peynir helvasını yemek üzere başka bir mekana yol alıyoruz.

Nedense aklımızda Tekirdağ’ın peynir tatlısı kalmış, ikisi arasındaki tek farkın isimde kaldığını sanıyoruz. Ama bulduğumuz tat bambaşka ve fazlasıyla hayalkırıklığı. Sadesi de fırınlanmışı da ağır ve bir lokma sonrası rahatsız edecek seviyede.

Tarihi Saat Kulesi küçük bir meydanın ortasında yer alıyor. Taş yapısı ve ışıklandırması… Fotoğraf için birebir.

Sahil kenarında kafeler, çay bahçeleri, barlar, pastaneler… Rüzgar gittikçe artıyor. Fatih’in üç yapraklı yonca şeklinde inşa ettirdiği Kilitbahir Kalesi boğazın tam karşısında gece ışıkları ile duruyor. “Dur Yolcu” mısrası da aynı görüntünün hemen sağında… Boğaz kenarında rüzgarın izin verdiği müddetçe bu manzarayı izliyoruz.

Çimenlik Kalesi, Fatih’in yaptırdığı diğer bir kale. Boğazı kontrol altına almak için her iki yakaya da birer kale yaptırıyor. Bugün Deniz Müzesi olarak gezilir durumda bu kale. Askerliğini yapan gençler rehberlik ediyor,yüksek sesleri ile kaleyi tanıtıyorlar.

Boğaza 1915 mart’ında mayınları bırakan Nusret Mayın Gemisi de aynı müzenin sahilinde. Sert rüzgar altında sıra bekleyip, gruplar halinde gemiyi geziyoruz. Gemi sallanıyor, tarih yaşanıyor…

“Barlar sokağını biliyor musunuz?” diyor genç. “Hayır” diyoruz. “Cami’yi geçince hemen solda.”

Nargile içebileceğimiz bir mekan, aradığımız. Ve tarifi verilen o sokağın hemen ortasında Yalı Han‘da buluyoruz kendimizi. Mor salkımlı çiçeklerini masalara kadar uzatan ağacın altında tahta sandalyelerde oturuyor, nargile kokusunu çiçek kokularına karıştırıyoruz.

Sadece türküde kalmasın, Aynalı Çarşı‘ya doğru yürüyoruz. Giriş kapısının her iki tarafına yerleştirilmiş aynalar ile kısa bir çarşı karşılıyor bizi. Çanakkale’ye özel süs eşyaları, neredeyse her dükkanda satılan. Ve o kadar da uygun fiyata. Gönlü tok bir şehir…

Rüzgar sahilde şiddetle esmeye devam ediyor. Başı omuzdan koparıp alacak bir şiddette. Bu rüzgara alışmak da marifet, bu alışkanlıkla yaşamak da…

***

Kaz Dağları’nda Adatepe

Güneş baharın güneşi. Gözler kamaşıyor ve ne hikmetse baharın henüz ikinci gününde insan güneşten kaçacak bir gölge arıyor.

Köyün meydanında yeni yeşillenmiş ağacın dalları altında, tahta masanın kenarına, sedire bırakıyoruz kendimizi. Öğle çayı istiyoruz, etraf sakin. Bir de gözleme; patates ve kaşarı karıştırayım diyor yaşlıca amca.

Adatepe, Kaz Dağları’nda SİT alanı ilan edilen oksijeni bol bir köy. Çam ve zeytin ağaçları ile dolu köyün harap evleri yakın zamanda restore edilimiş ve halen bir kısmında restorasyon devam ediyor.

Köyün taşlı yollarında ilerlerken yerleşik insan görmek nadiren mümkün. Bunu sokaklarda göremediğimiz çocuklardan anlıyoruz. Konuklar bu dağ köyünün nüfusuna katkı sağlıyor.

Gazetemizi okuyor, çayımızı içiyor ve gözlememizi yiyoruz. Serin bir köy ayranı, neden olmasın.

Köyün en son noktasına ulaşıldığında, papatyaların fışkırdığı çayırdan yeşil yamaçlara ve Ege’nin mavi sularına dinlediren bir bakış atılıyor.

Boz renkte taşlar ile restore edilmiş evler yamaca dizilmiş. Köyün tam karşı yakasından, Zeus Altarı‘na giden ağaçlı yoldan bakıldığında, kusursuz bir tablo gibi duruyor Adatepe.

“Ama o Zeus’u da görüyordu/ çok pınarlı İda’nın en yüksek doruğunda /

görünce de korku kaplıyordu yüreğini…/Hera dosdoğru yürüdü Gargaros doruğuna,

İda’nın en yüksek tepesiydi bu” İlyada/Homeros

Homeros‘un İlyada‘sında İda’nın en yüksek tepesi olarak geçen Zeus Altar’ı, muhteşem bir manzarayı bize sunuyor. Altınoluk ve uzun Ege Sahili. Ayvalık ve adaları. Midilli ve masmavi Ege Denizi…

Üzerine sevdalı sözler ile isimler karalanmış Altar ise sadece ve sadece o manzarayı seyretmenin bir bahanesi oluyor.

***

Taraklı-Göynük-Safranbolu-Yörük Köyü Gezimiz

Çok uzun zamandır yazılmayı bekleyen bir yazıydı, bir çok diğeri gibi, ancak kısmet oldu :)

Taraklı:

Sayıca küçük heyecanı büyük bir fotoğraf kulübü olarak yola çıkıyoruz. İlk durağımız Taraklı Kasabası. Burası aslında reklam dünyasından tanıdığımız, nam-ı diğer Mümkünlü. Uzaktan insanda güzel duygular uyandıran bir görüntüsü var bu kasabanın. Teknolojik bir ürüne malzeme de olsa tam tersine o eski mahalle kültürünün yaşadığı, insancıl ve son derece ‘organik’ hisler uyandıran bir yer. Bolca fotoğraf çekerek ve yöre halkıyla sohbet ederek ara sokaklarda yol alıyoruz.

Her hafta Cumartesi kasabanın pazarı kuruluyormuş. Denk gelmemiz iyi oldu, çok renkli görüntüler çıktı ortaya. Bazen panayırda çalışan bir kadının minik eli yüzü kirli kızıyla muhabbet ediyoruz, bazen pazarcı yaşlı bir amca ile. Akşamında düğüne hazırlanan bir köy evinin, yemek hazırlanan bahçesine konuk oluyoruz. Uzun ve tatlı bir muhabbet ortamı oluyor, vaktimiz olsa akşam düğüne de kalıp eğlenmek istiyoruz; hatta pişerken izlediğimiz helvadan yemeden gitmek istemiyoruz. Ama yemeden gidiyoruz. Yol uzun vakit kısa.

Ziyarete açık tarihi bir konağı geziyor ve hem içinde sakladığı güzellikleri, hem de pencere camında sakladığı manzarayı fotoğraflıyoruz. Aynı konağın müstesna bir köşesinde, yaşlı elleri ile sanat icra eden bir amca ile karşılaşıyoruz. Usta eller şimşir ağacını yontuyor; yontarken ferah bir koku yayıyor ve sonrasında ortaya kaşık çıkarıyor.

Göynük/ Çubuk Gölü:

Tepelerden gördüğümüz manzarada ağaçlar arasında seyreylediğimiz Göynük kasabasını transit geçiyor ve Çubuk Gölü’ne gidiyoruz. Soğukça esen bir havada, göl kenarında kumanyalarımızı yiyor ve sonrasında yel değirmenlerinin fonunda manzaradan hatıralar alıyoruz.

Safranbolu:

Osmanlı evleri denince akla, marka olmuş Safranbolu geliyor. Osmanlının şehri Bursa’dan çıkıp, işte bu marka şehirde günü noktalıyoruz.

Minibüsümüzün plakasını okuyan bir aile annesi, “Bursa’dan niye buraya gelmişler ki, onlarda da var evler. Cumalıkızık var Kınalı Kar’ın çekildiği” diyor. O otobüsten inen olduğumuz bilinmeden, bu sohbete kulak misafiri oluyoruz.

Eski şehrin eskidikçe güzelleşen Arasta Çarşısı fotoğraf çekimlerinin vazgeçilmez noktası. Taş yollardan ilerlerken bir köşede hazine buluyoruz. Cama üflediği alev ile şekil veren usta gülümseyen ifadesi ile flaşların aradığı oluyor. Yemeğini bileğinden kazanan demircilerin sokağı, çok eski zamanlarda bir yolculuk tadı verirken bir köşe başında çay keyfi ile de istirahat noktası oluyor.

Şehre ismini veren Safran, gramı 10 TL maliyet ile dükkanların en değerlisi. Bu değerli ürünü, o küçük 1 gramlık kavanozun içinde bırakıyor ve onunla renk bulmuş lokum tezgahlarına yöneliyoruz. Onca dükkanın “buyurun, tadın” ikramları ile ağzımız şenleniyor ve seçimi en tazesini sunanda yapıyoruz. 

Lezzet keyfine minik bir lokantada devam ediyoruz. Yapılışını da merakla izlediğimiz etli sarmaların çömlekte pişmesini bekliyor ve hafiften acıkan karnımızı o lezzet ile doyuruyoruz. Yoğurt ve sosuyla beraber mükemmel bir lezzet, Safranbolu’ya giderseniz muhakkak deneyin . Daha sonra denk geldiğimiz ve meşhur olduğunu işittiğimiz iri, içi peynirli mantılarından da yemek istiyoruz ama tokluk sadece fotoğraf karelerini doyurmamıza sebep oluyor.

Eski tarz evlerin bahçe kapılarının tokmaklarında ipler asılı. “kısa zamanda döneceğim” demek oluyormuş. Bir de her iki kapıda farklı bir tokmak, birisi metala “tok” derken diğeri tahta kapıda ses yapıyor. Erkekse ziyaretçi tokmak metale vurmalı, bayan ise tahtaya. Böylece kapıyı kimin açacağı da belirlenmiş oluyor.

Yörük Köyü:

Şirin bir Anadolu Köyü, Safranbolu evleri burada da mevcut. Yaşlı nineler ve dedeler tezgahlarında yöresel köy ürünlerini satıyorlar; biz de hem müşterileri oluyor hem de fotoğraflarını çekiyoruz muhabbetlerine de ortak olarak.

Öğreniyoruz ki bu köy Türk opera sanatçısı Leyla Gencer’in köyü imiş. Burada kendisinin bir heykeli de var. Birkaç kare fotoğraf çekerek ilerliyoruz köyün içlerine doğru.

Evlerin çatılarının köşesinde aslımış geyik boynuzları görüyoruz. Sorup öğrendiğimize göre uğursuzlukları kovduğuna inandıkları için bu adeti yıllardır devam ettiriyorlarmış.

Gezimizin son durağı olan bu güzel şirin köyü de geride bırakarak tekrar düşüyoruz yollara. İstikamet Bursa, yani evimiz. :)

Göl Kıyısında Montrö ve Şato

Alp Dağları‘nın kıvrımlı yollarından, masal anlatılarını anımsatan doğa manzarası eşliğinde İsviçre‘ye giriyoruz. Her an bir dağ kulubesinden Heidi çıkacakmışcasına; ve sanki arabamızın içerisine dolan hakiki inek kokusu da aynı masallardan bize yollanan… Gözlerim Milka’nın mor ineğini arıyor. Hangi yamaçlarda otlamaktalar acaba?

Yahya Kemal‘in mısralarına takılıyorum ikide bir. Benzetmek olmasın sana dünyada bir yeri / Eylül sonunda böyledir İsviçre gölleriİstanbul‘un şairi onun güzelliğini ancak Eylül’de İsviçre gölleri ile anlatabileceğini söylerken, bir aylık bir gecikmeyle, Ekim sonunda bu tasvire şahit olmaya gidiyoruz.

Güney kıyısına Alpleri nöbetçi diken Leman Gölü’ne (diğer adı ile Cenevre Gölü) batı ucundan, Montrö‘den ulaşıyoruz. Bizim tarihimize boğazlar antlaşması ile girmiş küçük bir İsviçre şehri Montrö. Farklı dilleri konuşan ülkenin bu bölgesinde sokaklar Fransızca konuşuyor. Gölün karşı kıyısı Fransa.

     

XII. Yüzyıldan kalma Şato Chillon ( http://www.chillon.ch/en ) Montrö girişindeki uğrak noktamız oluyor. Eldeki en eski kaynaklara göre şato ilk olarak Savoy Hanedanlığı tarafından kullanılmış.

Gölün sularını duvarında hisseden Chillon, İtalya’dan Kuzeybatı Avrupa’ya uzanan Alp geçişlerine hakim olması sebebiyle dönemi itibariyle hem ekonomik hem de stratejik bir öneme sahip oluyor.

Chillon, Savoy Hanedanının aristokratlarına mekan olduğu gibi karanlık mahzenleri ile de dönemin suçlularına da zindan oluyor. Siyaset adamı François Bonivard (ö.1570) Hanedanın uygulamalarına karşı çıktığı için hayatının uzun bir dönemi -6 yıl- Chillon’un zindanında geçiyor.

Özgürlüğün simgesi haline gelen bu ismi önce J.J.Rousseau Heloise (La nouvelle Heloise) romanı ile ve sonrasında İngiliz şair Lord Byron, Chillon Mahkumu (The prisoner of Chillon) şiiri ile dünyaya tanıtıyor. 

Leman Gölü, Chillon’un duvarlarında uzanıyor/Binlerce metre derinlikte, aşağıda/Dev sular buluşuyor ve akıyor.

Ve o tutku ile Byron, Bonivard’ın mahkum kaldığı zindanı ziyaretinde duvarına kendi adını kazıyor. Ben de buradaydım.

     

Yahya Kemal‘den Lord Byron‘e İsviçre’nin gölleri şiirlere ilham veriyor ve biz Leman gölü kıyısında gezinti yaparken karşımıza Fredy Mercury‘nin heykeli çıkıyor. Söylenenlere göre bu küçük nüfuslu göl şehri onu albüm çalışmalarında misafir etmiş ve ihtimal ki şarkılarına da ilham vermiş.

Yaklaşık 90km uzunluğundaki Leman Gölü’nün bir ucunda Montrö var demiştik, diğer ucunda ise Cenevre. Bu yol güzergahında ise yine bizde tarihi önemi olan Lozan bulunuyor.

Siyasi antlaşlamaları imzalamak için de galiba İsviçre göllerinin huzuru gerekiyor.

***

Kapadokya Gezimiz- 2. Gün

Balon Turu:

2. günümüze normalde hiç olmadığı kadar erken bir saatte başlıyoruz; sabahın 5’ inde ayaktayız. Nedeni heyecanla beklediğimiz balon turu için aracın bizi yarım saat içinde alacak olması. Gökyüzü henüz karanlık ve hava oldukça serin. Kapüşonlu montlar ve kalın kıyafetlere bürünmüş halde otelin bahçesinde aracımızı beklerken bir “pooffff” sesiyle irkiliyoruz. Daha önce hiç duymadığımız, tanıdık olmayan bu ses otelimizin üstünden yükselen bir balon görüntüsüyle birleşince durumu kavrıyoruz. Evet, uçan balon ile ilk karşılaşma ve görüntü muazzam.

Ürgüp’e, balon kalkış alanına doğru yol alıyoruz. Hemen yolun solunda alanı görünce gözlerimize inanamıyoruz. 60–70 tane balon kimi yerde, kimi henüz havalanmış, kimi hala hazırlanmakta; inanılmaz güzel ve masal sayfalarından fırlamışçasına büyüleyici bir görüntü.

Heyecanımız kat be kat artarak balon turu firmamızın ofisine varıyoruz. Uçuş öncesi sıramızı beklerken sıcak içecek ve el yapımı poğaçalardan yiyoruz. Bekleme süremiz oldukça uzuyor, doğal olarak heyecan katlanarak artıyor. Derken büyük an gelip çatıyor; sıra bizde. Uçuş alanına gitmek üzere yola çıkıyoruz. Bir önceki seferi yapmış olan balonun indiği mekândan havalanacağımız için yukarı başka bir alana gidiyoruz, ancak rüzgârın azizliğine uğrayıp tekrar aşağıdaki alana iniyoruz. Nihayet tüm bu heyecanlı bekleyiş sonrasında balonumuz uçuşa hazır hale geliyor. Ve havalanıyoruzzz… :)))

Anlatılmaz yaşanır denilen cinsten bir tecrübe balon turu. Kapadokya’ ya yukarıdan bakmak tek kelimeyle muhteşem. Vadiler, tepeler, yerleşim alanları, yeşil alanlar, peri bacaları; kısaca resmin bütününü görmek, hepsini bir tablodaymış gibi izlemek çok etkileyici. Güzelliği bütünüyle ayaklarınızın altına serilmiş gibi güzel atlar diyarının, büyüleniyorsunuz. Pilotumuz Murat Bey ile balon seyrimiz kah 1000 m yükseğe çıkarak; kah bulutların içinde kah vadinin ortasında, hatta bir peribacasının tepesine çarpmaya ramak kala yarım saatten biraz fazla sürerek bir tarlada son buluyor.

Balonun hem hazırlanmasında hem de yere inişindeki ustalıkları ve emekleriyle balon ekibi de takdire değer bir çalışma çıkarıyor. İndiğimiz yerde adet olduğunu öğrendiğimiz bir seremoni yapılıyor; şampanyalar patlatılıyor ve uçuş sertifikalarımızı alıyoruz :)

Bunlarla birlikte balona binerken çekilen fotoğraflarımız da birer hatıra olarak yanımıza kalıyor. Ama asıl ömür boyu unutulmayacak hatıra gözümüzün gördüğü oluyor.

Derinkuyu yeraltı şehri:

Nevşehir’ e 30 km uzaklıktaki Derinkuyu, yumuşak tüf kayalardan oyularak meydana getirilmiş bölgede çok sayıda bulunan yer altı şehirlerinden birisi. 7 katı ziyaretçilere açık durumda.

Girişten itibaren oklar güzergahınızı belirliyor. Dar tüneller, merdivenler ile birbirine bağlanmış odacıkları sırasıyla geziyorsunuz. Sıkışma psikolojisine kapılmamak elde değil; çok ama çok dar yerlerden, çoğunlukla tek kişinin sığabileceği deliklerden geçiyorsunuz.

Bazen inen ve çıkanlar karşılıklı denk geldiğinde bir grubun kenarda oyuk bir odada beklemesi gerekiyor diğerlerine yol vermek için. Şehir içinde farklı yapılar var; misyonerler okulu, kilise, mezarlık, vaftiz havuzu ve kuyu bunların bir kaçı. Şarap yapım yerleri, mutfak ve kiler yapıları ile özel bir havalandırma sistemi de oldukça ilgi çekici. Ayrıca her giriş değirmentaşı biçimindeki yuvarlak, hareketli kaya kapılarla kapatılabiliyor, halk düşman saldırılarına karşı bu şekilde kendini koruyormuş.

Tüm katları inip tekrar gökyüzüne çıktımızda karanlığa alışmış gözlerimiz kamaşıyor güneşten. Ihlara Vadisi’ne gitmek üzere aracımıza doğru ilerliyoruz.

Ihlara Vadisi:

İnternet araştırmalarımız sayesinde bu bölgede gezimizi minimum zaman ayırma ve en az yorulma ile çok da güzel değerlendiriyoruz. Eğer o yüzlerce basamağı önce inip sonra tekrar çıkmak istemiyorsanız önerim bizim yaptığımız gibi vadiye başından değil ortasından girmeniz. Araç park yeri de olan bu girişten vadiye girip hiç merdiven olayına girmeden kendimizi direk vadinin içinde buluyoruz.

Akan su ve kenarındaki yeşilliklerin Bursa’dan, yeşilin içinden gelmiş bizler için bir albenisi yok. Ancak vadinin üst kısımlarındaki oymalar, mağaralar, güvencin yuvaları gibi yapılar aşağıdan bakınca değişik bir görüntü veriyor.

Giriş yaptığımız yerden sağ yöne doğru yönelip bir saat kadar yavaş yavaş ilerliyoruz. Fotoğraf çekerek muhabbet ederek geçen bu yolun sonunda artık biraz da acıktığımız için serap görmüş gibi oluyoruz, zira küçük ama çok şirin bir gözlemeci mekanı bizi karşılıyor. Burada verdiğimiz mola günün en keyifli anlarından birine dönüşüyor. Gözlemeler lezzetli, etrafta dolanan ördekleri beslemek ve fotoğraflamak çok eğlenceli, ayakları buz gibi suya sokmanın keyfi ise paha biçilemez oluyor :)

Uçhisar ve Paşabağ Vadisi:

Erken başlamış günümüzün son ziyaret durağı Uçhisar ve Paşabağı Vadisi oluyor. Uçhisara tırmanmayı göze alamıyoruz. Uzaktan fotoğraf çekmekle yetiniyoruz. Paşabağ Vadisi’ nde ise günü batırana kadar vakit geçiriyoruz.

Frankfurt Şehir Notları

Önceleri Almanya’ya ilgim uzaktı. Merak edilesi bir ülke değildi benim için veya diğerlerinin ardından gelirdi. Ama son yıllarda, belki de iş hayatının verdiği yakınlık sonucu merakım ile birlikte beğenim de artıyordu.

Tanımadan, görmeden ve uzaktan. Tabi ki sebeplerim vardı.

Onca defa “aktarıldığım” havaalanından bu defa “Exit” e yönelerek ayrılıyordum. Yolculuk İtalya’dan olunca istikamet Francoforte olarak dile geliyordu.

Forte. İtalyanca Güçlü. İtalyanca’da “Güçlü Franco” olan Frankfurt aslında şehrin göbeğinden geçen “Main Nehri”nin katkısı ile Almanca’da “Frenklerin Irmağı” anlamına geliyordu.

İki dünya savaşından mağlup olarak çıkmış bir ülke bugün Avrupa’nın en büyük ekonomisini oluşturuyor. Gelişmiş sanayisine liderlik eden otomobilin fuarı için bu şehirde idim.

Türk ile karşılaşmanın olağan olduğunu duymuştum hep. Olağanın böylesine sık olacağını galiba tahmin etmemiştim. Otelimin bulunduğu cadde “Türk sokağı” olarak bilinirmiş. Market, berber, lokanta, kitabevi ve kahvehane bizdendi.

Bir şehirde gökdelenler ne kadar fazla ise algı o şehre finansın merkezinde bir konum veriyor. Bizde İstanbul, dünyada New York. Main Nehri’nin kenarına dizilmiş gökdelenleri ile Frankfurt da aynı imajı veriyor.

Caddeler geniş, tramvay yaygın. Prag’da, Torino’da, Bükreş’te, Viyana’da, Krakow’da ve bilmediğim nicesinde olduğu gibi tramvay toplu taşımacılık için kullanılıyor. Bizdeki gibi nostaljik bir görünüm ile turistik bir amaca hitap etmiyor. Bir tek Eskişehir’i ayrı tutuyorum.

Taksilerinin çoğunlukla Mercedes, olmadı Audi olduğu bu şehirde beş kez taksiye bindim. Üç taksi şoförüne memleketlerini sordum. Cevap sırasıyla Hindistan, Pakistan ve Türkiye idi. Diğer ikisine -Alman olmayabilir şüphesine kapılmadığım için- sormamıştm. Benim istatistiğime göre taksilerinin %60’ı yabancılara aitti.

Son günümde beni havaalanına bırakan taksici öncelikle Almanca olarak başladı konuşmasına. Anlamadığım için “İngilizce”ye dönmesini istediğim arkadaş ile bir müddet bu yabancı dilde muhabbet ettik.

Bıyıklı değildi, esmer değildi, çatalın yanı ile yemeğini de kesmiyordu (!) ama ben nasıl olduysa arkadaşın bizim memleketten olduğu hissine kapıldım. Etrafta bir işaret aradım bu sanımı doğru çıkarması için. Taksimetre cihazında yazılı elektronik isme gözüm takıldı. Türk’tü.

Sivaslı. İstanbul Üniversitesini bitirmiş, yüksek lisans için Almanya’ya gelmiş ve kalmış. Detaylarını konuştuk. Türkçe.

“Almanya gezmesi güzel ama yaşaması kötü bir memleket. Türkler çok ama arasında birlik yok. Almanya’nın politikası da buna sebep olabilir.”

Akşam sekizden sonra gezme imkanı bulduğum Frankfurt’ta tercihim şehir merkezi oldu.

Ağaçlar altında yerleştirilmiş banklar, kaldırım taşları ile döşenmiş geniş yürüyüş yolları ve kalabalığı ile “Zeil”, şehrin merkezinde popüler bir alışveriş caddesi. Her ne kadar dükkanlar erken vakitte kapansa da kalabalık geç vakte kadar dışarıdaydı.

Bu caddeye girmeden hemen önce, 1904 yapımlı tarihi binası ile Cafe Hauptwache’de kahve içmek de ayrı bir keyif.

Bizde motorlu taşıtlar önceliklidir, yaya ikincil. Bisiklet kullanımı neredeyse yoktur. Almanya’da (her Avrupa ülkesinde olduğu gibi) motorlu taşıt yayayı gördüğünde duruyor ve bisiklet yaygın olarak kullanılıyor.

Ama tuhaf olan; bisiklet yayayı görünce durmuyor, yolunu değiştirmiyor, hızını kesmiyor ve sadece şiddetle ziline basıyor. Motorlu taşıt değil fakat bisiklet tedirgin ediyor.

Goethe’nin şehrinde, doğduğu ev olan müzesine uğramak kısmet olmadı. Evine yakın meydandaki heykeline selam çakmak bir de havaalanında -resminin menuye kapak olduğu- “Goethe Bar” da İtalyan usulü spagetti yemek edebiyata sunulan küçük bir vefa oldu (ya da ben böyle kendimi kandırdım).

İki günlük ziyaretimin onsekiz saatini geçirdiğim otomotiv fuarından tek bilgi vermeden yazımı tamamlıyorum. Malum, o anlar işin teknik tarafı.

Ama. Yoktu. Tek bir Türk firması yoktu.

***

Müzesine Saklanmış Dostoyevski

Dostoyevski ile ilk olarak lise yıllarımda “Suç ve Ceza”yı okuyarak tanışmıştım. Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları’ndan çıkan pembe kapaklı, üç cilti bir romandı. Romanın kahramanı Raskolnikov’un dünyasını okurken zorlansam da bitirmeyi başarmıştım.

Rus Edebiyatı’nın büyük romancısı Dostoyevski, St. Petersburg’a 16 yaşındayken askeri üniversitede okumak için geliyor. Siyasi sebeplerden dolayı tutuklanıyor. Bir müddet Petropavlosk adasındaki hapishanede tutuklu kalıyor. Karanlık, duvar sıvaları dökülmüş bir odada, demir yatak üzerinde…

   

İdama mahkum ediliyor fakat kurşuna dizileceği günde cezası mahkumiyete dönüştürülüyor ve dört yılını geçireceği Sibirya’ya gönderiliyor. Burada geçirdiği yılları “Ölü Evinden Anılar” ile kitaplaştırıyor ve ismini ilk kez duyuruyor.

Şehre ithafen yazdığı “Beyaz Geceler” romanı, belki de yazarın en rahat okunup bitirilebilecek kitabı. Bu kitabı St. Petersburg’ta okuduktan sonra Dostoyevski’nin müzesini ziyaret için yola koyuluyorum.

Karlı bir kış gününde, elimdeki haritaya harfiyyen uyarak adrese ulaşıyorum. Müze girişindeki Dostoyevski’nin heykeli, karlı havaya aldırmadan etrafı seyrediyor.

Girişte bir kulaklık ve kaset alıyorum. İngilizce talimatlara uyarak müze odasında geziye başlıyorum. İlk dikkatimi çeken, Sibirya’daki tutuklu yıllarında ayağına geçirilen pranganın bir benzerinin duvara sabitlenmiş hali idi. Onun değildi ama oradandı.

Her köşede bir romanı sahneleniyor. Suç ve Ceza, Budala, Karamazov Kardeşler… Her dile çevrilmiş romanlarından birer adet müzeye konulmuş. Türkçe’ye düşen örnek, Can Yayınları’ndan Budala.

Çalışma masasında sanki son romanını yazarken bırakmışcasına dolma kalemi ve notları duruyor. İnce belli bardakta çay, son yudumunu ondan hatıra saklamış.

Masada, üzerine Rusça bir not düşülmüş sigaralığı duruyor. Kulaklığımdaki ses, “Sevgili babacığım. Seni seviyorum. Luba” yazdığını söylüyor. Kızından bir hatıra.

Artık en değerlilerinden olan bir antika saat onun ölüm anına durdurulmuş.

Klasiklerin zirve ismi Fyodor Mihayloviç Dostoyevski, 28 Ocak 1881 tarihinde, gezmiş olduğum bu evde hayata gözlerini yumuyor.

***